33. Gün: 3 Aralık

İzlerin Peşinde: Bir Dua

Gecenin geç saatlerinde,
zamanın bütün ritmini yitirdiği
bir ânın ortasında oturuyordum.

Dünya dışı bir sessizlik çökmüştü üzerime.
Sokak lambalarının solgun aydınlığı bile,
kelimelere ihtiyaç duymadan
suskunluğu büyütüyordu.

Rüzgâr bile susmuştu.
Odanın içinde,
yalnızca kalbimin yankısına eşlik eden
derin bir sükût kalmıştı geriye.

Ama bu sessizlik,
dışarıdan değil,
içimden yükseliyordu.
Bir sesle değil,
bir sezgiyle;
bir hatıranın,
belki zamansız bir hafızanın,
kalbimin kıyılarına çarpan
yavaş ve derin bir titreşimiyle…

İçimde unutulmuş bir dua,
yeniden,
şekilsiz, kelimesiz,
varlığa dönüşüyordu.
Dua,
her zaman bir talep değildir.
Bazen sadece varlığın,
kendi farkındalığını Yaradan’a sunuşudur.

Sözler tükenir,
ve susmak konuşmaya başlar.
Bu susuş,
bir davranış değil,
bir bilinç hâlidir.
Ellerimi kaldırmadım.
Cümle kurmadım.
Ama içimde bir yerden,
sessiz bir yalvarış yükseliyordu.
Ne neyi istediğim belliydi,
ne neyi beklediğim.
Ama bir şey
çok eski bir şey
beni eksiksizlikle buluşturmak istiyordu.

Bu hâl,
hiçbir teolojik kalıba sığmazdı.
Çünkü o gece,
dua bir tefekkürdü.

“Buradayım” dedim,
içimden, sessizce.
Ama bu kelime bile
dilin kıyısına uğramadan
kalbimde duyuldu.

Her dua bir niyet,
her niyet bir tanıklıktır.
Ama bazen tanıklık,
kelimelerle değil,
varoluşun kendisiyle sunulur.

O gece,
içimdeki sessizlik bir boşluk değildi;
kelimelere ihtiyaç duymayan
derin bir doluluktu.

Geçmişim,
kırıklıklarım,
kabullerim
ve bilmediklerim…
Hepsi o suskunlukta konuşuyordu.

Dua, bana bir alan açtı.
Kelimelerin inşa edemeyeceği kadar geniş,
duyguların anlatamayacağı kadar ince bir alan…

Ve o alanda,
kendimle karşılaştım.
İtiraflarım sessizdi,
pişmanlıklarım sessizdi
ama varlığımın bütünü
sessizce dile geliyordu.

Bu yüzden,
dua bazen sadece susmaktır.
Ve o suskunlukta,
Yaradan’ın bilmesini istemek değil,
zaten bildiğini hatırlamaktır.

Dua,
insanın kendini bilene sunması değil;
bilindiğini bilerek
sükûtla teslim oluşudur.

O gece,
içimde bir pencere açıldı.
O pencereden ne bir ışık,
ne bir cevap doldu içeri.
Ama başka bir şey oldu:
İçimdeki karanlık dağılmadı
ama anlamlandı.
Sorular yanıt bulmadı
ama kabul gördü.

Ve anladım ki
dua bir ihtiyaç değil;
bir aynadır.
Kendini tüm kırılganlığınla
seyredebildiğin,
yalnızlığın içinden bir yönelişle
Yaradan’a eğilebildiğin bir ayna.

Dua,
kelimelerin yankısı değil,
sessizliğin içinden doğan asıl sestir.

O gece,
o sesi duydum.
Ve ilk kez,
hiçbir şey istemeden edilen bir duanın,
bir isteğin çok ötesinde olduğunu
fark ettim.