47. Gün: 17 Aralık

Aranan Buldu: Tevazu

İnsan,
uzun ve meşakkatli bir arayışın sonunda
bir doruğa değil,
sükûtun derinliğine varır.

Bulduğunu sandığı her şeyin,
zaten çoktan kendisine verilmiş bir lütuf olduğunu fark ettiği an,
tevazunun kapısı aralanır.

Çünkü hakikate varmak,
bir beceri değil;
lâyık görülmenin izidir.

Sanmıştım ki
kendi çabamla yol aldım,
zihnimle yön buldum,
adımlarımı planladım,
yüreğimle inşa ettim.

Ama şimdi görüyorum:
Tüm yürüyüşlerimin haritası
önceden çizilmiş.
Ben sadece,
önüme serilen rahmet izlerini takip etmişim.
Kalbimin derinliklerinde zamanla yankılanan o iç ses,
sadece arzularımın değil;
beni çağıran Kudret’in sessiz adımlarıymış.

Yolun meşakkatinde ne zaman tökezlesem,
hep önüme bir kolaylık çıkmış.
Ben bunu şans sanmışım.

Meğer her kolaylık,
bir lütfun eteğinden sarkan
titrek bir rahmetmiş.

Yürüyen benmişim gibi görünüyordu
ama aslında yürüyen,
bana doğru eğilen,
beni kaldıran,
bana yol olan
hep O olmuş.

Ve bir gün içime şu söz çöktü:
“Sen beni bulmadın.
Ben seni çağırdım.
Sen beni aramadın.
Ben seni seçtim.”

O andan sonra,
arayış bir varış değil;
zaten bulunmuş olmanın
kalpte açılan fark edişiydi.

Tevazu,
yalnızca bir incelik değil;
hakikatin Sahibinin
bizi araması karşısında
dilimizin tutulması,
kalbimizin boyun eğmesidir.

Benim buluşum,
bir zafer değil;
bir yönelişe karşılık verilmiş
rahmanî bir cevaptı.

O bakış,
sorgulayan değil;
kusurları örten,
hakkımdan fazlasını sessizce bağışlayan bir şefkatti.

Tevazu,
o fark edişin kıyısında durmayı bilmektir;
varlığın merkezine eğilerek yaklaşmaktır.

Ne bir mükâfat beklentisiyle,
ne de bir küçülme duygusuyla…
Sadece şunu bilerek:
“Ben varım,
çünkü çağrıldım.”

Her şeyin sahibinin
bana yöneldiği bir yerde,
büyük görünmeye çalışmak değil;
zatına teslim olmak gerek.

Ve işte bu teslimiyetin içinde,
içimde yankılanan bir dua oldu:

“Ben bulmadım.
O beni buldu.
Ben yönelmedim;
O çağırdı.
Ben susmadan önce,
O duymuştu.”

Bu, bir kişilik meziyeti değil;
varoluşun merkezine yazılmış
ezelî bir hakikatin
kalbime fısıltısıydı.

Artık biliyorum ki:
O beni çağırmasaydı,
hiçbir soru sormazdım.
O beklemeseydi,
hiçbir cevaba varamazdım.
O beni sevmeseydi,
karanlıkta kaybolurdum.

Ve şimdi,
bu fark edişle yaşadığım her an,
bir ödül değil;
şükrün,
mahcubiyetin,
ve bir secdenin habercisidir.

Tevazu,
dilin susması değil artık;
bilincin derinleşmesi,
varlığın hafiflemesi,
ve kalbin Yaradan karşısında
sessizce eğilmesidir.