Aranan Buldu: Sonsuz Yolculuk
Zannedilir ki
arayışın bir sonu vardır.
Bulunca tamamlanır,
erince sükûna erilir,
kavuşunca dinlenilir sanılır.
Ama hakikat,
bir kez dokununca ruha,
bir kıvılcım gibi yanar –
durmaz, susmaz, sönmez.
Varlık,
su gibi akar;
hareketsizliğe rıza göstermez.
Kalp, bir yıldız gibi döner;
sürekli bir yörüngede,
sürekli bir arayışla,
sürekli bir hatırlayışla…
Sandım ki bulunca duracağım.
Sandım ki kavuşunca sükût başlayacak.
Ama tam da bulduğum anda,
içimde yeni bir suskunluk başladı.
Ve o suskunluk,
bir sonun değil;
sonsuzluğun habercisiydi.
Sanki kalbim,
bir eşikte durmuş;
geride bıraktığını sanırken,
aslında yeni başladığını
fısıldıyordu.
Anladım ki
bulmak bir son değil;
bir başlangıcın
daha derin,
daha mahrem bir şekliymiş.
Arayışın kendisi,
varlığın ta kendisiymiş.
Yol,
bir çizim değil;
bir hâl.
Bir harita değil;
bir bilinç.
Varılacak yer,
fiziksel bir yön değil;
kalbin duruşudur.
Şimdi biliyorum:
Her vardığım yer,
bir başka yürüyüşün başlangıcıymış.
Her sekinet,
bir başka susuşun,
bir başka arayışa
sessizce açılan bir kapısıymış.
Yol sonsuzmuş,
çünkü O sonsuzmuş.
O’nun sonsuzluğu,
yolun sürekliliğini
kalbimde yankılandırıyormuş.
Kalbim,
her kavrayışta
daha çok soruyla doluyordu.
Cevaplardan değil;
soruların taşıdığı hikmetten besleniyordum.
Artık “ulaşmak”
önemli değildi;
soruyu taşımak,
sükûnetle,
sabırla,
hakikatin inceliğine sadakatle yaşamak önemliydi.
Yürümek,
sadece adım atmak değildi;
bir bilinç hâline bürünmekti.
Adımlar,
varlığın şahitliğine dönüşüyordu.
Ve ben,
her adımda biraz daha içime;
her susuşta biraz daha O’na;
her secdede biraz daha sonsuzluğa
yaklaşıyordum.
Her kavrayış,
beni bir sınırın kenarına getiriyordu.
Ve her sınır geçildiğinde,
karşımda yeni bir bilinç,
yeni bir susuş,
yeni bir yürüyüş beliriyordu.
Yol,
durmakla bitmezmiş.
Yol,
susmakla başlarmış.
Ve o suskunlukta,
duymayı öğrenirmiş insan.
O suskunlukta,
kalbimin derinliklerinden bir çağrı yükseldi:
“Gel. Daha bitmedi.
Çünkü ben, sonsuzum.
Ve sen,
şimdi artık
sonsuzlukla yürümeyi öğreniyorsun.”
Bu,
sonsuz yolculuğun
gerçek başlangıcıymış.
Her buluş,
yeni bir vuslata çağrıymış.
Her vuslat,
daha ince bir ayrılığın,
daha yüce bir yakınlığın temelindeymiş.
Ben hâlâ yoldayım.
Ama bu yürüyüş,
beni anlatmıyor artık.
Bu yol, O’nu anlatıyor.
Arayışım,
artık bir eksiklik değil;
bir aşk.
Ve bu aşk,
bir özlem değil;
bir yakınlık hâli.
Bu aşk,
yol değil;
kendini yolda hissetmek.
Bu aşk,
O’na varmak değil;
O’nda yürümek.
Ve ben biliyorum artık:
Sonsuzluk, durdurmaz;
sessizce çağırır.
O çağrıda
kayıp yoktur;
hatırlayış vardır.
Ve o hatırlayışta,
ben,
her seferinde yeniden doğuyorum.
Ve yürüdükçe,
daha az “ben” oluyorum,
daha çok “O.”
İşte,
bu sonsuzluk,
arayışın hakiki cevabıdır.





Leave A Comment