İzlerin Peşinde: Bir Yaşlı
Günün ilk ışıkları,
sokak lambalarının titrek gölgelerini silerken,
parkın kenarındaki
bankta oturan yaşlı bir adam
dikkatimi çekti.
Sessizdi.
Tek başınalığın gürültüsüz hâliyle,
zamanın kıyısında oturuyordu.
Elinde bir baston,
dizlerinde kırışmış bir palto…
Ama asıl dikkat çeken,
yüzünde sabırla dokunmuş
zaman çizgileriydi.
Her çizgi, bir cümle gibiydi.
Yüzü, konuşmadan anlatıyordu.
Gözleri ufka çevrilmişti
ama baktığı manzara güncel değildi.
Sanki bir çağın içinden geçiyor,
yalnızca kendisinin yürüdüğü bir hafıza yolunda ilerliyordu.
Bir an,
göz göze geldik.
Ne baş selamı verdi,
ne yüzünde bir ifade değişti.
Ama o gözlerde,
zamanın kıyısına yaslanmış,
derin bir çağrışım vardı.
Sözsüzdü.
Anlatmıyor
ama eksiltmeden gösteriyordu.
Suskunluğu,
boşluktan değil;
hep taşımaktan,
sindirmekten
ve belki de bırakmaktan doğuyordu.
O bakış,
bilginin suskun hâliydi.
Kelimelerin yerini sessizlik almıştı.
Ama o sessizlik,
bir nehrin yüzeyindeki durgunluk gibiydi:
altta derin,
altta ağır akan bir sükûnet.
Yüzündeki sabit duruş,
yüzeysel bir huzur değil;
geçilen zamanların damıttığı
içsel bir derinlikti.
Dudak kenarlarında
dile gelmemiş pişmanlıklar,
kaşlarının altında
eski sorgulamaların gölgesi…
Ama gözlerinin merkezinde
yalnızca farkındalık vardı.
Kendisiyle barışan,
geçmişle savaşmayan
bir teslimiyetin
dingin yansıması.
Kırışıklıkları,
bir harita gibiydi.
Her çizgi,
bir yön değişikliği,
bir düşüş
ya da yeniden kalkışın izi.
Onun yüzü,
yılların kaçınılmaz izlerini taşıyordu
ama bu izler, ağırlaşmamıştı.
Aksine,
onunla birlikte hafiflemişti.
İçimde bir şey,
onun gözlerini kelimelere çevirdi.
Anlattığı bir şey yoktu
ama gösterdiği çoktu.
Sanki her sükûnet,
bir dağın taşıdığı yük kadar ciddiydi.
Ve o bakış,
bir ömürlük deneyimi
tek bir cümleye sığdırmadan
sessizlikle aktarıyordu.
Ve o an öğrendim:
Bilgelik,
bilgi birikiminin toplamı değil;
bilginin sessizliğe karıştığı,
kendine dönerek derinleştiği bir hâlmiş.
Kelimelerle değil,
sessizlikle kurulan bir yapıymış.
Yaşlı adam,
fark ettirmeden
bana geleceğimi gösterdi.
Bedenin yavaşladığı,
ruhun ise belki ilk kez
durmayı öğrenerek bakabildiği bir zamanı…
Zamanla ağırlaşan değil,
zamanın içinden geçtikçe
arınan bir bakıştı bu.
O bakışlar,
başkalarının gözlerinden geçmiyor;
orada duruyordu.
Konuşmuyordu.
Çünkü biliyordu:
Anlatılacak olan,
artık anlatılmayacak kadar
dingin bir hâl almıştı.
O gün,
hiçbir cümle duymadım.
Ama içimde bir cümle oluştu:
“En çok, hiçbir şey söylemeyen gözler anlatır.”
Ve anladım:
Hakikat,
bir çocuğun gülüşünde başlar,
bir yaşlının gözünde tamamlanır.
Çünkü yürüdüğümüz yolların
nerede anlam bulduğunu
çoğu zaman yalnızca
böyle sessiz tanıklıklarda öğreniriz.





Leave A Comment