16. Gün: 16 Kasım

Yanlış Yollar: Eğlence

Gülüyordum.
Ama içimde derin bir hüzün vardı.
Kalabalık bir ortamda,
kahkahaların arasında,
boşluğumu unutabileceğimi düşündüm.
Renkli ışıklar,
yüksek sesli müzikler,
ve yanımda onlarca insan…
Bir an için
her şey yerli yerindeydi.

Kendimi o ana teslim ettim,
hissettiğimi sandım,
varlığımı hissettirmeye çalıştım.
Ama içimdeki o eksiklik duygusu,
bütün gürültünün arasından
usulca seslendi:
“Ben buradayım.”
Etrafıma baktım;
işlenmiş detaylarla süslenmiş mekân,
göze hitap eden renkli kıyafetler,
kulağımı dolduran melodiler…
Bunlar bir maskeydi adeta,
beni saklayan
ama bana dokunmayan bir örtü.

Arkadaşlarım gülerken,
başımı çevirip ben de güldüm.
Sokaklar kalabalıktı,
insanlar akıyordu,
bense yalnızca yürüyordum.
Attığım her adımda,
kendime biraz daha yabancılaştım.
İçtiğim kahve tadını vermedi,
oyunlar coşkuya dönüşmedi.
Hiçbiri kalbime ulaşamadı.

Her şey
sığ bir yüzeydeydi.
Derinlik kazandıran tek şey,
kalbimde yankılanan sessizlikti.

Bir an için durdum.
Ve kalabalığın ortasında,
benliğimle baş başa kaldım.
Yüzümde tebessüm vardı
ama içim ağlıyordu.
Eğlence geçiciydi.
İçimdeki boşluğu doldurmuyordu.
Sadece ertelemeye yarıyordu.
Müzik durduğunda,
gece sona erdiğinde,
her şey yerli yerine geri dönüyordu.
Boşluk ise aynı yerde,
üstelik daha da derinleşmiş şekilde karşılıyordu beni.

Gürültü hafiflediğinde,
kendi iç sesimi işittim.
Uzun zamandır susturduğum,
dinlemediğim bir tarafım
bana şöyle dedi:
“Bir şey eksik… Ama dışarıda değil.”

İşte o anda,
bütün yapaylıklar geriye çekildi.
Geriye yalnızca kendim kaldım.
Renkler soldu,
ışıklar söndü,
içimde yankılanan soru netleşti:
“Neden hâlâ içimde bir eksiklik var?”

Ayakta duruyordum
ama ruhum diz çökmüş gibiydi.
Çevremde yüzlerce insan olsa da,
boş bir odadaymışım gibi hissediyordum.
Yankılanan her kahkaha,
bana kendi sessizliğimi
hatırlatıyordu.

Ve sonra,
kalbimin kenarında bir cümle belirdi:
“Gerçek huzur,
kalabalığın içinde değil;
sessizlikte,
sadelikte gizlidir.”

Aynalara bakmak istemedim.
Çünkü gözlerimin içindeki boşluğu görüyordum.
Yüzümde yapmacık bir gülümseme,
içimde ise tanımlayamadığım bir sızı taşıyordum.
Kendimle konuşmayı kesmiş gibiydim.
Belki bir kahkaha daha atarsam,
iç sesimi bastırırım diye düşünüyordum.

Ama anladım ki
bastırmak,
susturmak değil; büyütmektir.

Eğlenceden döndüm.
Kendi odama,
kendi sessizliğime döndüm.
Ve fark ettim:
Işık, karanlıkta aranır.
Ama dışarıdaki değil,
içerideki ışık…
Kendi özümde yanmalıydı.

Telefon ekranında parlayan hikâyelere baktım.
Mutlu anlar gibi görünen paylaşımlar,
bende daha derin bir yalnızlık hissi uyandırdı.
Belki de benim gülüşüm de
başkalarının gözünde sahteydi.

Gecenin içinde yüzlerce kahkaha izledim,
hiçbiri içime işlemedi.
Hızla geçip giden görseller,
geride daha ağır bir sessizlik bıraktı.

Ve sonunda,
ışıkları kapattım.
Dış dünyanın seslerini susturdum.
Çünkü bazı sesler,
sadece karanlıkta duyulur.

O gece,
sadece gözlerimi değil,
kalbimi de açtım.
Gerçek neşenin,
dış dünyadan değil;
kalpten,
duaya benzeyen bir sessizlikten doğduğunu öğrendim.

Belki de eğlence,
unutmak için değil,
kendini yeniden duymak için yaşanmalı.
İnsan,
eğlenirken bile iç sesine sadık kalmalı.
Çünkü gerçek mutluluk,
kendini bastırarak değil,
kendinle barışarak bulunur.

Ve işte o gece,
sessizliğe gülümsedim.
İlk kez,
kalabalıklar değil,
öz benliğim bana eşlik ediyordu.