40 Gün: 10 Aralık

Uyanış: Rahmet Hissi

Bir sabah,
varlığın ağırlığı omuzlarımda hissedilirken,
her türlü dış uğraş susmuş,
yalnızca iç sesimin kıyısında duruyordum.

İşte o anda,
rahmet görünmeden,
sessizce yaklaştı.

Ne dışarıdan gelen bir ses vardı,
ne de gözle görülebilir bir işaret.
Ama içimde
sanki önceden bildiğim,
sesine hasret kaldığım
bir varlığın fısıltısı yankılandı.

Bu,
birinin seni sevdiğini söylemesi değil;
kelimesiz,
dokunuşsuz,
hatırlatmasız
sadece hissederek
bütün bedeninle sevildiğini anlamaktı.

O sabah,
dünya kendi olağan ritmini sürdürürken,
benim içimde olağandışı bir şey gerçekleşiyordu.

Dış görünüşüm değişmemişti
ama kalbimde
tam merkezde
sarsıcı bir yakınlık hissi yükselmişti.

Bu yakınlık,
sahip olduklarımın onaylanması değil;
eksiklerimle bile koşulsuzca kabul edilme duygusuydu.
Rahmet,
belki bir ışıktı.
Ama bu ışık,
aydınlatmak için değil,
beni olduğum yerden kaldırmak için dokunuyordu.

Ben onu çağırmamıştım.
O,
beni çağırmıştı.

Hem de
en çok kendimden uzaklaştığım,
kalbimi unuttuğum bir anda…
Bu çağrı,
ne yüksek sesle geldi
ne de aceleyle.

Yumuşaktı.
Kendinden emindi.
Ve beklemişti
belki yıllarca
ben hazır olana kadar
kapımda sessizce durmuştu.

Sonra bir gün,
beklemekten vazgeçtiğimde değil,
beklediğimi bile unuttuğumda geldi.

Kalbime,
sanki hep orada durmuş ama
hiç çarpmamış bir el dokundu.

Ve o anda,
bütün benliğimle bildim:
Seviliyordum.

Ne bir nedene,
ne bir başarıya,
ne de bir hak edişe bağlı olarak…
Sadece var olduğum için.

Bu fark ediş,
öylece gelen bir bilgi değil;
ruhun kaynağına dönerken
karşılaştığı bir tanıdıktı.
Bir çocuk gibi sarıldım o ana.
Ne dışarda bir şey görüyordum,
ne de içimde tam bir açıklık.
Ama sezgilerimin kıyısında,
beni saran, taşıyan,
beni ben yapan bir rahmet vardı.

O gün öğrendim:
Rahmet,
yalnızca bağışlanmak değil;
bilfiil kucaklanmak,
sorgusuz sevilmek,
ve hiçbir talep olmaksızın çağrılmaktır.

Ve o çağrı,
bir isme,
bir mekâna değil;
özüme,
Yaradan’a
ve kendi varlığıma yöneliyordu.

İnsan bazen,
bir söz duymadan,
bir bakış görmeden de
çağrıldığını hisseder.

Bu hissin kaynağı bilinemez
ama etkisi,
tüm varlığı sarar.

O gün,
ben çağrılmıştım.
Ve çağrılmak,
var olmakla yeniden tanışmaktı.

Rahmet,
ne bir hak,
ne de bir ödüldü.
O,
varlığın üzerine inen
lütufla şekillenmiş bir perdeydi.

Ama o perde,
seni saklamaz;
seni açar.
Kendini sana,
hakikatiyle gösterir.
Ben o sabah,
rahmetin sesiyle değil,
temasıyla tanıştım.

Dokunmadan, konuşmadan
beni yeniden benimle buluşturan bir temas…

Gözlerim yaşla dolmadı.
Çünkü o an,
ağlamak değil;
susmak,
sığınmak,
tanımak zamanıydı.

Ve o tanıma,
bir bilme değil;
bir kabulle,
bir iç çekişle,
ve nihayet,
sessiz bir teslimiyetle geldi.

O gün,
rahmet bir köprüydü.
Sözsüz, temelsiz
ama her şeyden daha sağlam.

Ve ben,
o köprüde sadece yürümedim.
Orada kabul edildim.

Kabul görmek,
kendi varlığının,
önce Yaradan,
sonra kendin nezdinde
onaylandığını hissetmektir.

Ve bu his,
insanı en çok büyüten,
aynı zamanda en çok küçülten şeydir.

O sabah bir kez daha anladım:
Sevgi,
her zaman sana ait değildir
ama seni var eden,
sana rağmen
seninle kalandır.

Ve o gün,
rahmet beni sararak,
çağırarak,
sessizce
tutunduğum her şeyi bıraktırıp
kendimle baş başa kalabileceğim bir yere taşıdı.

Orası bir sığınak değil;
sığınılan,
kalınan,
kendini bulduğun
bir başlangıçtı.