Her Nehirden Her Denize
– Umudun Afişi –
Kadim şehir İstanbul’un kalbi Fatih’in dar sokaklarında yürürken, taşların arasından sızan tarih kokusu ciğerlerime doluyordu. Bu semt, asırlardır şehirlere yön veren bir ulu çınar gibi kökleriyle zamana tutunuyor, dallarıyla geleceğe uzanıyordu. YediHilal’in İstanbul şubesinin açılışına giderken attığım her adım, beni hem tarihin kalbine hem de gençliğin umutlarına biraz daha yaklaştırıyordu.
Şube binasının bulunduğu sokağın ucunda, göğsüme dokunan bir manzarayla karşılaştım. Duvardan değil de gökyüzünden sarkıyormuş gibi heybetle duran o afiş, kalbimin tam orta yerine indi. Şube binasının cephesinde şu cümle yazılıydı:
“Her Nehirden Her Denize, Filistin Özgür Olacak.”
Bu cümle dudaklarımda bir dua gibi kıpırdadı. İçimde hem gururun hem de mesuliyetin ateşi yandı. Gönülden “Âmin” dedim. Şahitlik etmenin hem ağırlığını hem de onurunu derinden hissettim. Burada olmakla, buraya ait olmakla kıvanç duydum. İyi ki buradaydım.
Zamana kazınmış bir destan gibiydi bu söz. Sadece bir cümle değil; yüz yıllık bir özlemin, milyonların duasının, çocukların masum rüyalarının nakış nakış işlendiği bir manifestoydu. Bu afiş, bir duvara asılan sıradan bir yazı değil; semaya yükselen ve gökyüzünü bile kendine şahit kılan bir haykırıştı.
Her nehir mazlumun gözyaşını, her deniz ise umutla kabaran bir yüreği taşıyordu.
Altın kubbesiyle göğe uzanan Kubbetü’s-Sahra, afişin tam ortasında bir nur kandili gibi parlıyordu. Bu kubbe, yalnızca taş ve harçtan ibaret bir yapı değil; ümmetin hafızasında saklı bir dua, mazlumun boynunda taşınan sabır kolyesi ve göğe yükselen bir niyazdı. Her nakışı, her çizgisi Filistin’in tükenmez iradesine tanıklık ediyordu. Kudüs, sadece bir şehir değil; insanlığın vicdanı, ümmetin kalbi ve özgürlüğün sönmeyen kandiliydi.
“Her nehirden, her denize…”
Bu söz yalnızca bir coğrafya tasviri değil; ufukları aşan bir manifestoydu. Haritaların çizdiği sınırları hiçe sayan, çocukların gözlerinde büyüyen, annelerin gözyaşlarıyla sulanan bir özgürlük hayaliydi bu. Her nehir, özgürlüğe doğru akan bir damar; her deniz ise umudu kucaklayan sonsuz bir ufuktu. İşgalin çelik bariyerleri bu sözü tutmaya yetmezdi. Çünkü bu söz, vicdanın en saf köşesinde yankılanıyor, çağları aşarak geleceğe sesleniyordu.
O afiş yalnızca bir binanın duvarına gerilmemişti; insanlığın kalbine asılmış bir çığlıktı. Dar bir sokakta dalgalanıyor gibi görünse de aslında dünyanın dört bir yanında yankılanıyordu. Bombaların gölgelediği sokaklarda bile özgürlük umudu hâlâ dimdik ayaktaydı. Çünkü bir halkın iradesini zincire vurmak, denizleri kurutmak ya da yıldızları söndürmek kadar imkânsızdı.
O afiş, gözlerimden çok kalbime dokundu; sanki dönüp, “Bu yük senin omuzlarında da var,” dedi. Bazen vicdan kitaplarda yazmaz; bazen de böyle bir afiş olur, bakışınla birleşince ruhunu sarar.
Evet, o afiş yalnızca bir teşkilatın sesi değil; kalplerin duası, dillerin haykırışı, sabırla ufka dikilmiş gözlerin özlemiydi. Her kelimesi, mazlumun sessiz çığlığını göğe taşıyan bir dua gibi süzülüp yükseldi.
Ve biz biliyoruz ki:
Bir gün mutlaka, Filistin özgür olacak.
Çünkü zulmün gölgesi ne kadar uzun sürerse sürsün, sabahın ilk ışıkları ufuklardan doğmaya mahkûmdur. O gün geldiğinde, özgür kıyılarda kahkahalarla koşan çocukların sesi, insanlığın yorgun yüreğine yeniden hayat üfleyecek.
Muhammed Kurtcephe
Başakşehir
4-10-2025




Leave A Comment