“Arz-ı Mev’ûd” ifadesi, yani “vaat edilmiş topraklar”, tarih boyunca pek çok tartışmaya konu olmuştur. Yahudi inancında Hz. İbrahim (a.) ve soyuna vaat edilen toprakları ifade ederken, Hristiyanlıkta daha çok manevi bir sembol olarak görülmüştür. Modern dönemde ise bu kavram, Siyonist hareketin en önemli dayanaklarından biri haline gelmiştir. Ancak Kur’an ve hadisler ışığında bakıldığında bu kavram, günümüzdeki Yahudilerin veya Hristiyanların hak iddia edebileceği bir miras değildir. Çünkü Kur’an’a göre bütün peygamberler Müslümandır ve onların getirdiği mesaj, İslam’ın bir devamıdır. Bu nedenle Arz-ı Mev’ûd’un gerçek mirasçıları, Hz. Musa’ya (a.) iman edenlerden başlayarak son peygamber Hz. Muhammed’in (a.) ümmetidir.

Kavramın Kökeni:
Dil kökeni: “Arz” Arapçada toprak, “Mev’ûd” ise vaat edilmiş demektir. Dolayısıyla “Arz-ı Mev’ûd” tam anlamıyla “vaat edilmiş toprak”tır.
Tevrat’ta: Tekvin 15:18–21’de Hz. İbrahim (a.) ve soyuna Kenan diyarının vaat edildiği belirtilir. Bu, Yahudi kimliğinin temel unsurlarından biri olmuştur.
Hristiyanlıkta: Pavlus’un mektuplarında bu vaat, iman edenlere yönelik ruhani bir miras olarak yorumlanır.
İslam’da: Kur’an, bazı kavimlere nimetler verildiğini ancak bunların iman ve itaat şartına bağlı olduğunu vurgular. İsyan ettiklerinde ise nimet ellerinden alınır.
‡
Kur’an’da bu kavrama doğrudan değinilmese de İsrailoğullarına verilen toprak ve bu nimetin kaybedilişi anlatılır: Bakara 47’de Allah, İsrailoğullarına verdiği nimeti hatırlatır. Maide 21’de Musa kavmine, “Allah’ın size yazdığı mukaddes toprağa girin” der. Ancak kavmi korkar ve itaat etmez. Maide 26’da bunun sonucunda bu toprak kırk yıl boyunca onlara haram kılınır.
Bu ayetler, “vaat edilmiş toprak” anlayışının mutlak ve ebedi bir hak olmadığını; bilakis iman, sadakat ve itaate bağlı olarak varlığını sürdürebildiğini gösterir. Yani bu topraklara sahip olma ayrıcalığı, nesilden nesile otomatik olarak geçen kalıcı bir mülkiyet değildir. Kur’an’ın ifadesiyle, Allah’ın verdiği nimetler nankörlük ve isyanla kaybedilebilir, samimiyetle iman ve itaat ile yeniden kazanılabilir. Dolayısıyla, Arz-ı Mev’ûd kavramı bir “koşullu ilahi emanet”tir; Allah’ın emirlerine bağlı kalmayan topluluklar bu emaneti kaybetmeye mahkûmdur.
‡
Kur’an, peygamberlerin ve onlara uyanların Müslüman olduğunu açıkça belirtir: Âl-i İmrân 67’de “İbrahim ne Yahudi idi ne de Hristiyan; o hanif bir Müslümandı.” Yunus 84’de Musa, kavmine Allah’a iman etmelerini ve yalnız O’na güvenmelerini söyler.
Bu ayetler, Arz-ı Mev’ûd’un Yahudiliğe veya Hristiyanlığa değil, İslam’a ait bir kavram olduğunu ortaya koyar. Çünkü Kur’an, Hz. İbrahim’den Hz. Musa’ya, Hz. İsa’dan Hz. Muhammed’e (a.) kadar bütün peygamberlerin ortak dininin İslam olduğunu açıkça bildirir. Dolayısıyla bu topraklarla ilgili verilen vaat, belirli bir etnik ya da mezhebi kimliğe değil, Allah’a iman edip peygamberlere tabi olan ümmetlere yöneliktir. Bu bakış açısı, Arz-ı Mev’ûd’un tarihsel olarak sadece tek bir kavme değil, Allah’ın emirlerine bağlı kalan inananlara ait olduğunu, nihai olarak da Hz. Muhammed’in ümmetinin bu mirası devraldığını göstermektedir.
‡
Kur’an, İsrailoğullarının Allah’a defalarca isyan ettiğini, peygamberlerini yalanladığını ve bu yüzden nimetlerini kaybettiklerini bildirir: Bakara 61’de onların nankörlüğünden bahseder. Nisa 155–157’de peygamberlerini öldürmeleri ve Hz. İsa’yı inkâr etmeleri zikredilir.
Bu örnekler, Allah’ın onlara kalıcı ve mutlak bir hak vermediğini, nimetlerin iman, sadakat ve itaate bağlı olarak devam ettiğini açıkça ortaya koyar. Tarih boyunca İsrailoğullarının nankörlükleri, peygamberlerini yalanlamaları ve Allah’ın emirlerine karşı gelmeleri, ellerindeki nimetlerin defalarca ellerinden alınmasına sebep olmuştur. Kur’an’da bu durum hem Musa (a.) döneminde çölde kırk yıl dolaşmalarıyla hem de daha sonraki sürgünlerle örneklendirilmiştir. Dolayısıyla bugünkü Yahudilerin Arz-ı Mev’ûd kavramı üzerinden kalıcı bir hak iddia etmeleri hem ilahi mesajın ruhuna hem de tarihi gerçeklere aykırıdır.
‡
19. yüzyılda ortaya çıkan Siyonizm, dini kavramları siyasi ve ideolojik amaçlar için kullanarak Filistin’i işgal etmenin gerekçesi haline getirmiştir. Theodor Herzl’in öncülüğünde kurumsallaşan bu hareket, Avrupa’daki antisemitizm ortamını fırsata çevirerek Yahudileri Filistin’de toplama fikrini savundu. Basel’de düzenlenen Siyonist Kongreler bu sürecin dönüm noktaları oldu. Batılı devletlerin, özellikle İngiltere’nin Balfour Deklarasyonu (1917) ile verdiği destek, 1948’de İsrail’in kurulmasına giden yolu açtı. Bu süreçte yüz binlerce Filistinli zorla yerlerinden edildi, köyleri yakıldı ve mülteci durumuna düşürüldü. 1948 Nekbe’si (Büyük Felaket) Filistin halkı için bir dönüm noktası oldu. Ardından 1967’deki Altı Gün Savaşı sonucunda İsrail, Batı Şeria, Doğu Kudüs, Gazze, Sina ve Golan Tepeleri’ni işgal ederek büyük bir genişleme yaşadı. Filistinliler bu yeni felaketi “Nekse” (Hezimet) olarak adlandırdı; yüz binlerce kişi tekrar mülteci durumuna düştü ve Kudüs’ün statüsü köklü biçimde değişti. Günümüzde İsrail’in yayılmacı politikaları hâlâ “Arz-ı Mev’ûd” söylemine dayandırılmakta, işgal ve yerleşim politikaları bu dini kılıfla meşrulaştırılmaya çalışılmaktadır. Ancak İslam açısından bu iddiaların hiçbir dini temeli ve meşruiyeti yoktur. İsrail oğullarının isyanı Allah’ın vaadinin koşullu olduğunu göstererek bu mirasın neden son ümmete geçtiğini anlamamız için önemli bir adımdır.
‡
Hz. Peygamber (a.) şöyle buyurur: “Musa sağ olsaydı, bana tabi olurdu.” (Müsned-i Ahmed, 3/387). Bu hadis, bütün peygamberlerin davetinin İslam ile tamamlandığını ortaya koyar. Yani Hz. Musa’nın (a.) şeriatı dahi Hz. Muhammed’in (a.) getirdiği son mesaj karşısında hükmünü tamamlamış, onun ümmetine tabi olması gerektiği ifade edilmiştir. Bu yaklaşım, önceki ümmetlere verilen vaatlerin aslında geçici ve koşullu olduğunu, kalıcı olarak ise son ümmet yani Müslümanlara intikal ettiğini gösterir. Dolayısıyla kutsal toprakların gerçek mirasçısı, Allah’a iman eden ve Hz. Muhammed’in (a.) yolunu izleyen ümmettir. Bu yorum hem hadislerin ışığında hem de klasik tefsirlerde yer alan açıklamalarla desteklenmektedir.
‡
Osmanlı Devleti, Kudüs ve çevresini yüzyıllar boyunca adaletle yönetmiş, farklı dinlerden insanların barış içinde yaşamasını sağlamıştır. Osmanlı idaresinde Hristiyanlar ve Yahudiler, kendi ibadethanelerini özgürce kullanabilmiş, dini liderleri aracılığıyla cemaat düzenlerini sürdürebilmişlerdir. İslam hukukuna dayalı millet sistemi, toplumsal barışın sağlanmasında önemli bir rol oynamıştır. Bu dönemde “Arz-ı Mev’ûd” iddiaları herhangi bir siyasi veya dini karşılık bulmamış, Kudüs çok dinli ve çok kültürlü bir merkez olarak varlığını sürdürmüştür. Buna rağmen modern dönemde, Müslümanların bu kavramı bilinçsizce ve tarihi bağlamından kopuk biçimde kullanmaları, Siyonist ideolojiye farkında olmadan güç kazandırmaktadır.
‡
Arz-ı Mev’ûd, Kur’an’ın bakış açısıyla iman edenlere yönelik şartlı bir vaattir. Bu hakkın gerçek sahipleri, imanlarını sadakatle sürdüren Hz. Musa’ya (a.) uyan müminler ve nihayetinde Hz. Muhammed’in (a.) ümmetidir. Burada vurgulanan husus, bu toprağın kalıcı ve mutlak mülkiyetinin hiçbir topluma verilmediğidir; Allah’a bağlı kalan topluluklar bu emaneti alırken, isyan edenler ondan mahrum bırakılmıştır. Günümüzde Yahudi veya Hristiyanların bu kavram üzerinden hak iddia etmeleri hem Kur’an’ın temel öğretilerine hem de tarihî süreçteki ilahi sünnete aykırıdır. Müslümanların bu konuda bilinçli olmaları, kavramı doğru anlamlandırmaları ve bu söylemi Siyonist iddialara karşı ilmî ve siyasî bir duruşla ele almaları büyük önem taşımaktadır.
‡
Aslında bugün için Allah’ın insanlara belirli bir toprak vaadi bulunmamaktadır. Kur’an’ın ifadesiyle, Allah yeryüzünü bir mescit kılmıştır. Bu da demektir ki yeryüzü bütünüyle Allah’a kulluk için insana açılmıştır. İlahi mesaj, herhangi bir etnik topluluğa veya kavme kalıcı bir toprak mülkiyeti vermemekte; bilakis Allah’a şirk koşmadan iman eden, adaletle yöneten ve yeryüzünü ıslah eden Müslümanlara yeryüzünü bir emanet olarak sunmaktadır. Dolayısıyla günümüzde gerçek anlamda vaat edilen topraklar, iman ve adalet ölçüsünü koruyan müminlerin yaşadığı her yerdir.




Leave A Comment