Üniversite yıllarım… Şehrin merkezinde, yorgun bir apartman dairesinde, on kişilik bir öğrenci kalabalığıyla birlikte yaşadığımız günlerdi. Ne ferah bir yurt odası ne de modern bir evdi orası. Sobayla ısınan, duvarları kitap sayfalarıyla kaplı, gürültülü ama ruhu sıcak bir yuvaydı. Dışarıda kar sessizce yağarken, biz sobanın etrafında diz dize oturur, çayın buharına karışan hayaller kurardık. O evde varlık yoktu ama paylaşmanın bereketi vardı; konfor yoktu ama dostluğun eli hep omuzdaydı. Eskiden köylerde aileler tek odada yatardı ya biz de tıpkı öyleydik. Diğer odalar soğuk olurdu; bir odanın içine toplanır, aynı battaniyenin altına sığınır, ısınmakla birlikte birbirimize yakınlaşırdık, bir odada oturur, bir odada yatardık.
Sabahları soba yanmadan kimse kalkmazdı. Aramızda bir nöbet sistemi kurmuştuk. Her sabah birimiz, diğerleri uykunun sıcak kollarındayken kalkar, sabah namazının ardından bakkalın yolunu tutardı. Kışın ayazında nefesi buhar olur, elleri ceplerinde yürürdü. Poşetine reçel, peynir ya da yumurtadan yalnızca birini koyar; bazen yanına birkaç zeytin tanesi ya da minik bir domates eklerdi. Bazen de fırından alınmış taze, buharı tüten bir ekmeği eldivenlerinin arasına sıkıştırırdı. Dönüşte çayı demler, sonra tek tek herkesi uyandırırdı. Çayın kokusu odaya yayılır, soba çıtırtılarıyla birleşirdi. Kahvaltı soframızda bazen kahkahalar yankılanır, bazen derslerin ağırlığıyla sessizlik çökerdi. Geç kalan nasibini kaçırırdı; sofrayı diğer aç kurtlar çoktan silip süpürürdü. Evde böyle yazılmamış ama köklü bir kural vardı: Paylaşmayı bil, zamanı kaçırma.
İşte o günlerin arasında her ay bir sabah ya da akşam, kapımız çalardı. Her ayın birinde veya ikisinde… Sessiz, sakin, ama yüzünde dünyayı aydınlatan bir huzurla bir adam belirirdi kapıda. Elinde her zaman on yumurtalık şeffaf bir poşet olurdu. Yumurtalar, adeta bir sabahın müjdecisi gibi pırıl pırıldı. O poşet bizim için yalnızca bir gıda değil, insanlığın ve hatırlanmanın bir sembolüydü. Kapıdan içeri girerken yüzünde hep aynı sıcak tebessüm olurdu. Halimizi hatırımızı sorar, “Dersler nasıl gidiyor evlatlar?” derdi. Sonra sobanın yanına oturur, çaydan bir yudum alırdı. Bazen bir kitap ismi fısıldar, bazen kendi gençliğinden bir hatıra anlatırdı. Onun konuşmaları, odadaki soba kadar ısıtırdı içimizi. Her sözü, sade ama derin, kısa ama yürekten gelirdi.
Kahvaltılarımız çoğu zaman sadece yumurta ve ekmekten ibaretti. Fakat o sofranın tadı, şehrin en pahalı lokantalarının kahvaltısından bile daha güzeldi. Çünkü o sofrada sevgi vardı, vefa vardı, dostluk vardı. Bizim için bir poşet dolusu yumurtadan fazlasını getiriyordu o: İnsanlık, merhamet ve hatırlanmanın değeri… Her ay maaşını aldıktan sonra ilk işi, öğrenci evlerine uğramak olurdu. Ne bir çıkar gözetirdi ne de bir beklenti. Sadece bir gönül borcu hissederdi insanlığa. Sanki bize, sessizce şunu söylüyordu: “Gerçek zenginlik, paylaştığın kadardır.”
Zaman geçtikçe merak etmeye başladık: Kimdi bu adam? Neden bizi ziyaret ediyordu? Bizimle akrabalığı yoktu, çıkar ilişkimiz yoktu. Belki hiçbir zaman sormadık ama cevabı davranışlarında gizliydi. O, Allah rızası için seven, karşılık beklemeden veren, gönlü zengin bir insandı.
Adı Ali Şahin’di ama herkes ona Canozan derdi. Kimine göre sade bir devlet memuru; bize göre bir ozandı, bir bilgeydi, bir gönül insanıydı. Kitaplarla yaşar, kelimelerle nefes alırdı. Konuşmaları yumuşak ama derin, yer yerde sert, sade ama öğreticiydi. Bazen bir beyit okur, bazen bir atasözü söyler, ardından susar ve düşünmemizi isterdi. Kapıdan girdiğinde sobanın alevi canlanır, evin havası değişirdi. Onun gülümsemesi bile içimizi ferahlatırdı. Zaman, onunla konuşurken sanki ağırlaşır, dakikalar huzura dönüşürdü.
Bize öğrettiği şeyler ders kitaplarında yoktu. “Oğlum.” derdi, “Yokluk ayıp değildir. Asıl ayıp, paylaşmayı unutmaktır.” Bu cümle, hepimizin yüreğine kazındı. Cebimiz boş olsa da yüreğimiz doluydu. Çünkü o bize, bir öğünlük gıdanın nasıl bir insanlık dersine dönüşebileceğini gösterdi. Ondan öğrendik ki gerçek eğitim, insanın kalbinde başlar; üniversite sadece bahanedir, asıl ilim gönüldedir.
Duruşu düzgün olmayan, insanları kandıran, vatana millete hizmet etmeyen, içi dışı hain insanlara “Aynaroz” derdi. Bu kendine has üslubuyla söylediği insanların sonra gerçekten de topluma faydalı insanlar olmadığını gördük. Bir kelimeyle bize çok şey öğretti.
Yıllar geçti. Mezun olduk, şehirden ayrıldık. Hayat bizi farklı yönlere savurdu. Ama Ali Şahin Canozan, bizden sonra gelen öğrencilere de aynı sevgiyle gitmeye devam etmiş. Her ay aynı poşeti almış, başka evlerin kapısını çalmış, başka gençlerle çay içmiş. Onun adını duyan herkesin yüzünde aynı tebessüm belirirdi. Çünkü onun adı, bir şehrin hafızasında yankı bulan bir dua gibiydi.
Sonra bir gün, haberi geldi. 9 Mayıs 2016… O güzel insan, Hakk’a yürümüştü. O gün Sivas’ta rüzgâr başka esti, gökyüzü daha sessizdi. Bizim içimizden bir parça eksilmişti sanki. Kimimiz dua etti, kimimiz sustu, kimimiz sadece hatırladı. Ama hepimiz biliyorduk: Güzel insanlar ölmezdi. Onlar, anılarda, dualarda, isimlerde yaşardı.
Bugün Sivas’ta bir park onun adını taşıyor: Ali Şahin Canozan Parkı. Girişte, tebessüm eden bir fotoğrafı, altında kısa bir hayat hikâyesi, yanında eşi Mübeccel Hanım’ın kaleminden dökülen bir şiir:
Ruhlar ölmez derler, inanırım;
Dua eder, anılarınla yaşarım…
Bu dizeleri okuduğumda sobanın sıcaklığını, çayın kokusunu, yumurta poşetinin hışırtısını yeniden duyar gibi oldum. Çünkü o, sadece bir insan değil; bir neslin vicdanı, gençlerin abisi, bir kuşağın hafızası, bir şehrin kalbinde yankılanan bir hatıraydı.
Artık her yumurta kırdığımda, her çay demlendiğinde onu hatırlıyorum. O sade ama derin davranışı hâlâ içimde yaşıyor. Bir ozan gitti belki ama ardında bıraktığı sözler, davranışlar, tebessümler bizimle yaşamaya devam ediyor. Biz, onun öğrettiği o incelikli insanlığı, o sessiz iyiliği, o içten merhameti nesilden nesile taşımaya kararlıyız.
Ali Şahin Canozan’ın ismini yaşatarak anlamlı bir vefa örneği sergileyen Sivas Belediyesi’ni, değerli Başkanı Adem Uzun Bey’i ve tüm belediye çalışanlarını gönülden tebrik ediyor, içtenlikle teşekkür ediyorum.
Ali ağabeyime rahmetle…
Muhammed KURTCEPHE
Başakşehir
19-10-2025




Leave A Comment