Seksenli yılların ortasıydı. Anadolu’nun yorgun ama vakur yüreğinde, bir taşra mahallesinde geçiyordu çocukluğum. Ne asfalt vardı yollarımızda ne gökyüzünü yoran neon ışıkları… Toprak yollar, soba borularından tüten ince dumanlarla birleşir, çocuk kahkahalarının altında yankılanırdı. Fakirlik vardı evet, ama yoksulluk değil; çünkü bir tas çorbayı ikiye bölmek maharet değil, insanlıktı. Kurban Bayramı böyle bir zamanda gelirdi; sadece koyunlar değil, gönüller de kurban edilirdi.
Günün ilk ışıkları damların ucuna konarken, evlerin bacasından yükselen dumanlar gökyüzüne dua gibi süzülürdü. Geceden kalan serinlik henüz çekilmemiş, ama içimiz sıcacık olmuştu. Çocuklar yeni ayakkabılarının verdiği sevinçle koşuyor, düşüp kalkıyor, bayramı ruhlarında taşıyorlardı. O sabah, sadece zaman değil, zihin de aydınlanıyordu.
Evimizin avlusu erkenden dolmuştu. Tanıdık eller, yaşlı yüzler, gözlerde eski bayramların yansıması… Ortada bir koyun duruyordu; başı eğik, gözlerinde sabır, bedeninde sükût. Anamın dualarla kınaladığı elleriyle okşadığı, babamla sabahın ilk ışıkları ile hayvan pazarından getirilen bir misafirdi o. O koyun, bizim için sadece bir hayvan değil; aylarca kenarda köşede biriktirilmiş umutlarımızın vücut bulmuş hâliydi.
Pazar sabahında babamla düşmüştük yola. Henüz şafak sökmeden, yollar ıssızken… Hayvan pazarının curcunasında, melemeler arasında, babam bir koyuna göz dikti. “İşte bu,” dedi. “Bu hem sağlıklı hem nasipli.” Nasırlı avuçlarla sıkılan bir el, yalnızca pazarlığın değil, bir niyetin kabulüne işaret ediyordu.
Bayram sabahı geldiğinde, babam bıçağını özenle biledi. Yüzünde ciddi bir sükûnet, gözlerinde ise titrek bir huşu vardı. Kurban, babamın ellerinde usulca yere yatırıldı. Bıçağın sessizliği içinde bir dua yükseldi: “Allah’ım kabul eyle.” Kan toprağa aktı ama kokusu göğe karıştı; o an mahallede göğe en yakın yer, bizim bahçemizdi.
Kurbanın eti özenle parçalara ayrıldı. Teraziye gerek kalmadan, anamın gönül terazisi devreye girdi. İlk parça tavaya atıldığında, çıkan koku yalnızca mutfağa değil, çocukluğuma yayıldı. Sobanın üstünde cızırdayan et, yufka ekmeğin üzerine düştü ve bir sofranın değil, bir hatıranın temelini attı.
Anam kurban etini üçe böldü. Biri bize, biri yakınlara, en kıymetlisi ise kurban kesemeyenlere… Her parça ayrı bir duayla sarıldı, her lokma bir gönle niyetlendi. Kırk ayrı eve gidecek kadar hazırlandı. Her biri küçük ama anlamı büyük…
On iki, on üç yaşlarındaydım. Henüz sapan atarken bile heyecanlanan ellerimle, anamın bana uzattığı tepsiyi tuttum. Üzeri eski bir gazete örtülmüş. “Fatma abladan başla,” dedi annem, hangi komşulara uğrayacağımı tek tek söyledi. “Kırk eve götür. Hakkı kimdeyse nasibi de ondadır.”
Omzumda yalnızca bir tepsi değil, kırk evin duası vardı. Her kapıda bir tebessüm, her elde bir mahcubiyet, her gözde bir minnet… Fatma abla, “Allah kabul etsin,” dedi. Ahmet amca, “Oğlum gurbette, ama siz varsınız,” diye ekledi. Yatalak ninenin evinde ise torunu kapıyı açtı, gözleriyle teşekkür etti.
Kırk kapı çaldım. Kimse fazla istemedi, kimse az demedi. Çünkü verilenin kıymeti gramında değil, gönlündeydi. Bazı evlerde sadece bir tencere su kaynıyordu; ama içine bir parça kurban eti düşünce, sofraya bereket indi. Bir anne çocuklarına fısıldadı:
“Bugün biz de kurban yedik. Gördünüz mü?”
Eve döndüğümde tepsi boştu ama içim doluydu. Anam gözlerime baktı, bir şey demedi. Ama o bakışta şunlar gizliydi: “Gönül paylaştırmak için bir koyun yeter evladım.”
Yıllar geçti. Büyük sofralara oturdum, şatafatlı tabaklarda et tattım. Ama hiçbirinin tadı, o yufkaya banılmış ilk kurban lokması kadar lezzetli, o çocukluk kadar gerçek değildi.
Şimdi dönüp baktığımda, kurbanın etini değil; gözündeki sabrı, omzumdaki yükü, kapıdaki duaları hatırlıyorum. Çünkü o gün bir kurban yalnızca kesilmedi. O gün, kırk gönle dokunuldu. O gün, çocukluğumun elleriyle mahalleye sevgi taşındı.
Ve bugün… Et bol belki. Ama bereket? İşte o hâlâ o koyunun sırtında geziyor, ziller çalıyor. Kimi kapılar açılıyor, kimi duymazlıktan geliyor. Ama hâlâ paylaşanlar var. Hâlâ eti değil, duası büyük olanlar var.
Ve biz, hâlâ onların omzunda duruyoruz.
Kırk eve bir kurban payı bugün belki yetmez. Ama bir çocuk sevincine, bir yaşlı gözyaşına değiyorsa…
O da yeter.
Çünkü bu ibadet, kasada değil, kalpte tutulur.




Leave A Comment