9. Gün: 9 Kasım

Gözlerimi yeni bir sabaha değil,
İçimde uzun zamandır sönmeden yanan
Eski,
Unutulmuş,
Bir yandan da hatırlanmayı bekleyen bir soruya açtım.

Hava serindi,
Zaman sanki yorgunluktan kendini dinlenmeye bırakmış gibiydi.
Perdelerin arasından sızıp odama dolan solgun ışık,
Varlığımın köklerine inmem gerektiğini fısıldıyordu.

“Nereden geldim?”
Bu beden,
Bu isim,
Bu hayat…
Hepsi bir hikâyenin son satırı gibiydi.
Bir kitabın son sayfasını çevirmek gibi…
Fakat ben asıl,
Hikâyenin başlangıcını merak ediyordum:
Gerçek başlangıcım neredeydi?

Bir annenin rahminde mi başlamıştım sadece?
Yoksa zamansızlığın eşiğinden taşınan bir sırrın parçası mıydım?

Belki de varlığım,
Yaratılışın ilk çağrısına,
O büyük “Ol!” emrine verilen bir cevaptı.

Tavana baktım uzun uzun.
Bembeyaz,
Sessiz ve hareketsizdi.
Ama o beyazlıkta,
Zamanın ötesinden gelen eski bir iz arıyordum.

Kimi zaman
Geçmişte duyduğum bir ezginin tılsımında,
Kimi zaman gece gökyüzünü seyrederken
İçimi dolduran o tarifsiz histe
Ruhumun geldiği yurdu arıyordum.

Belki de ruhum,
Zamanın akıp gittiği
Çağların ötesinde bile vardı.

Belki de zamanın içinden geçip,
Şu an sadece bu kırılgan bedende bir misafirdi.

Dışarıdan gelen neşeli, tasasız kuş seslerine
Kulak verdim.
Dışarıda hayat,
Her sabah o taze sayfayı yeniden açıyordu.
Ama ben, bu yeni sabahın içinde,
İçimde eski bir şairin dizelerini taşıyordum:

“Nereden geldiğini bilmeyen,
Nereye gittiğini de bilemez.”

Toprağın kokusunu hatırladım.
O kokunun içinde taşınan binlerce yılın sabrını,
Sakin ama güçlü direnişleri,
Unutulmaya yüz tutmuş hikâyeleri hissettim.
Islak,
Kadim,
Sabırlı bir koku doldu içime.
Toprağın her zerresi,
Binlerce yıllık bir hikâyeyi
Usulca fısıldıyordu.

Belki de ben,
Topraktan önce yaratılmış bir sırrın, unutulmuş bir hatırasıyım.

Aklıma çocukluğumun ilk anıları geldi.
Henüz dünyanın ağırlığı ruhuma inmemişken,
Özgürce koştuğum tarlalar,
Sorgusuzca sevdiğim gökyüzü,
İsimsiz umutlarla dolu uykusuz geceler…

O zamanlar dünyaya daha yakındım.
Daha içtendim.
Daha sahiciydim.

Belki de “Geldim.” diyebileceğim yer,
Masumiyetin küçücük kapısındaydı.

Ama sonra daha derine indim.
Yalnızca bedensel bir doğumun ötesinde,
Başlangıcın da ötesini düşündüm.

Belki de ben,
Bir sözün ışığında açılmış,
Sonsuz bir hikmetle dokunmuş bir cevabım.

İçimde derin bir sükûnet oldu.
Sanki zamanın başlangıcından gelen bir nefes,
ruhuma dokundu.
Ve o nefesle birlikte,
Sessizlik tüm odayı doldurdu.

“Nereden geldim?” sorusu
Artık sadece biyolojik bir iz sürme değildi.
Bu, ruhumun kaynağına,
Varoluşun öz sesine ulaşma arzusu hâline gelmişti.

Ve o ses,
Çok eskiden beri içimde yaşayan
Ama hep susturulmuş bir fısıltıydı.

İşte o an,
İçimdeki ses yavaşça fısıldadı:

“Topraktan değil,
Zamandan önce…
Gözle görülmeyen bir emrin fısıltısından,
Yaratılışın ötesinden gelen bir izden,
Ve döneceğin yer de
O sesi ilk duyduğun yer olacak.”

Nereden geldim?
Bilmiyorum tam anlamıyla.

Kelimeler yetersiz kalıyor,
Hafızalar eksik taşıyor.

Ama artık biliyorum ki
İçimde bir yerlerde o kaynağın izleri,
Usulca parlayan yıldızlar gibi duruyor.

Ve belki bu yürüyüş,
İşte o unutulmuş
Yıldızlara doğru bir geri dönüş olacak.

Her adım,
Her söz,
Her dua,
İçimdeki o eski sesi biraz daha yakına çekecek.

Ve bir gün,
Varlığımın gerçek hikâyesine uyanacağım.