Sabahın ilk saatlerinde,
Sessiz,
Ufacık bir odada gözlerimi araladım.
Perdelerin arasından sızıp duvara vuran solgun ışık, zamansız bir sabahın habercisi gibiydi.
Fakat ben
Ne sabahın ağaran ışığına
Ne de odanın köşelerinde biriken toz zerreciklerine bakıyordum.
Ben,
İçimde yankılanan derin
Ve eski bir sessizliği dinliyordum.
“Ben kimim?” diye sordum kendime;
Sesim,
İçimdeki derin sessizlikte yankılandı.
Bu soru,
İlk defa bu kadar ağır,
Bu kadar keskin bir acıyla saplandı kalbime.
Ne ismim cevap verdi,
Ne de yorgun bir gölge gibi aynada beliren siluetim.
Dudaklarım arasından ismim döküldü.
Binlerce kez çağrıldığım,
Ezberlediğim heceler…
Tanıdıktı, evet.
Hatta kültürün,
Toplumun ve geçmişin üzerime birer birer giydirdiği;
O ağır,
O süslü,
O katı kimliklerle sarmalanmıştı.
Ama o isim,
Ruhumun derinliklerinde yankı bulmuyordu.
Yalnızca yüzeyde kıpırdayan,
Kırılgan bir yansımaydı.
Kendime dokundum;
Üzerinde binlerce hatıranın izi olan,
Her an çatlamaya hazır
Kırılacak bir cam parçasına,
Bir kutsal emanete dokunur gibi…
Parmaklarımın ucunda titreyen o his,
Ne lügatlerin hacmine sığan
Ne de dilsiz dudakların anlatabildiği
O derin,
O uçsuz bucaksız,
O muazzam kırılgandı…
Kalbimi yokladım;
Boş bir sahil gibi suskun ve ıssızdı.
İçinde ne bir sevinç dalgası
Ne de bir acı nidası vardı.
Sadece suskunluk…
Derin,
Sabırlı ve bekleyen bir suskunluk.
Ben kimdim?
Et ve kemikten öte,
Çözülmemiş bir bilmece miydim?
Yoksa,
Sonsuz bir suskunluğun içinde
Kaybolmuş bir yankı mıydım?
Gözlerimi aynaya diktim.
Baktığım gözlerde,
Özlemle birbirini arayan iki yabancı vardı.
Sanki ben,
Kendime bile anlatılamaz yasak bir hikâyeydim.
Her bakışımda,
Önceden tanıdığımı sandığım bir yüzün altında,
Çözülmemiş sırların içimde yankılanan
İnce titreşimini hissediyordum.
“Ben kimim?” sorusu,
Zamanın en derin kuyusuna bırakılmış
Bir taş gibi düşüyordu içime.
Taş düştükçe,
Sessizlik halkalar halinde yayılıyordu ruhumda.
Her halkada biraz daha yükselen,
Biraz daha derinleşen bir bilinmezlik hissi…
Her bir dalga,
Varlığımın çeperlerinde unutulmuş kapıları aralıyor,
Kapanmış kapılardan eski,
Kırık anılar sızıyordu.
Ben kimdim?
Ne yazılmış satırlarda,
Ne öğretilmiş kalıplarda,
Ne de sahip olduklarımda cevabı bulunan
Bir varlık mıydım?
Belki adımın hecelerinde kaybolmuş,
Belki de kalabalık gürültülerinde unutulmuş bir hakikatti kimliğim.
Belki de
Ben sadece soruların arkasında bekleyen bir sessizliktim.
Belki de
Kim olduğumu unutmadan önce hatırlamaya çalışan bir yolcuydum.
Bir zamanlar bildiğini sanan
Ama zamana yenilmiş bir bilgeliğin izlerini sürmeye çalışan bir arayandım.
O anda,
Kalbimin en derinlerinden,
Hâlâ söze dökülemeyen bir fısıltı yükseldi:
“Aramaya devam et.
Kim olduğunu bulana dek…
Sakın durma, sakın vazgeçme.”
Ben de
İçimde susuz bir dua gibi yankılanan bu sesi dinleyerek,
Kalbimin titrek ama özlemiş adımlarıyla
Kendime doğru sessiz bir adım attım.
Ve o adımla beraber,
Bütün dünyanın gürültüsü arkamda kaldı.
Artık sadece yol vardı.
Ve ben,
Çoktan yola çıkmıştım.





Leave A Comment