Bugün, dünden farklı bir şeyler yapmak istiyordum.
İçimde dalgalanan o belirsiz boşluk,
Artık sessiz değildi.
Zihnimin içinde çalkalanan
sorularla daha da belirginleşmişti.
Tıpkı durgun bir suya atılan taş gibi,
Her soru, zihnimin yüzeyinde yeni bir halka oluşturuyor,
Genişleyen her çemberle birlikte,
Düşüncelerim o karanlık ama berrak derinliğe doğru iniyordu.
“Ben kimim?” diye sordum kendime.
Dudaklarım kıpırdamadı,
Sesim çıkmadı;
Soru,
Sadece zihnimin derin dehlizlerinde yankılandı.
Boş bir odada yankılanan tek kelime gibi.
Gerçekten kimdim?
Sadece başkalarının beni çağırmak için kullandığı bir isim miydim?
Yoksa bir soyadının gölgesine sığınmış,
Bir okul numarasının,
Bir iş kartının soğuk rakamlarına hapsedilmiş bir siluet mi?
Bedenim bu dar sınırlarının ardında,
Zamanı ve mekânı aşan,
Daha büyük bir varlık mı gizliydi?
Yoksa yalnızca aynadaki o fiziksel görüntümden,
Bir gün toprak olacak bu emanet kafesten mi ibarettim?
Pencerenin kenarında oturup
uzun uzun dışarıyı seyrettim.
Gökyüzü griydi,
bulutlar ağır.
Ağaçlar yapraksızdı,
sokak sessiz.
Ama içim öyle değildi.
İçimde görünmeyen fırtınalar kopuyor,
Düşüncelerim bir o yana bir bu yana savruluyordu.
“Nereden geldim?” dedim bu kez.
Doğduğum anı,
O ilk nefesi hatırlamıyordum.
Bedenim dünyaya gelmişti.
Peki ya ruhum?
Onun hikâyesi hangi yüce katlarda başlamış,
Hangi vadilerden geçip bu ten kafesine düşmüştü?
Gerçek başlangıcım doğum muydu,
Yoksa çok daha öncesine mi uzanıyordu?
Bana bir kimlik verilmişti:
Bir isim,
Bir adres,
Bir soğuk rakamlar silsilesi…
Ama bütün bu tanımların,
Bu dar sınırların ötesinde
Kimdim ben?
İsmim ve aynadaki çizgilerim miydi benliğimin hudutları?
Yoksa içimde taşıdığım,
Görünmeyen bir öz müydüm?
“Nereye gidiyorum?”
Bu soru,
Göğüs kafesimde oturan bir taştan bile daha ağırdı.
Zaman akıp gidiyordu.
Saatler günleri,
Günler mevsimleri kovalıyor;
Takvim yaprakları birer birer iniyordu.
Ama ben bu akışta
Kararlı bir yolcu muydum,
Yoksa zamanın rüzgârıyla meçhule savrulan bir yaprak mı?
Hayat gerçekten varılacak bir yol muydu?
Yoksa uyanmak için can attığım,
Ama içinde hapsolduğum döngüsel bir rüyadan mı ibaretti?
Her gün aynı yollarda yürüyüp,
Aynı boşlukla mı uyanıyordum?
Her sorduğum soru,
Ardından başka bir soruyu doğuruyordu.
Bir ipi çektikçe
Düğümün çözülmesi gerekirken
Daha da sıkışması gibi.
Cevapsızlık yeni sorulara kapı aralıyordu.
Her adımda biraz daha kayboluyor,
Biraz daha derine iniyordum.
İçim daraldı.
Sanki dünya dar bir gömlek olup üzerime dikildi.
Sorular zihnimi doldurdu.
Cevapsızlık ruhuma ağır bir yük bindirdi.
Göğsümün tam ortasında,
Hiçbir elin kaldıramayacağı,
Görünmez bir taş varmış gibi hissettim.
Nefes almak,
O taşı her seferinde yukarıya itmeye çalışmak gibi zor.
Ve yaşamak,
O taşın altında ezilmeye direnmek kadar yorucuydu.
Ama pes etmeyecektim.
Bugün o bildik,
Sahte limanlara kaçmak yoktu.
Anladım ki kaçmak;
Boşluğu büyütmekten başka bir işe yaramıyordu.
Artık yüzleşmeliydim.
Kendi içime,
O karanlık kuyuya atılan ilk adım
Belki de buydu:
Sormak.
Sormaktan korkmamak.
Cevapsızlığı bir karanlık gibi kabul edip,
O karanlığın içinde yürümek.
Belki de cevaplar hiç yoktu.
Belki yolun kendisi sorulardan örülüydü.
Belki de arayışın kendisi bir varoluş biçimiydi.
O derin sessizliğin tam merkezinde bir fısıltı koptu derinlerimden:
“Sormaya devam et. Durma!”
Ben de devam ettim.
Bir dervişin tesbihi çeker gibi sessizce,
Bir toprağın yağmuru beklemesi gibi sabırla…
İçimde yankılanan yüzlerce, binlerce soruyla.
Henüz neyi aradığımı bilmiyordum.
Hangi yola girdiğimi de…
Ama içimde beliren o derin çağrıya kulak vermeye hazırdım.
Aramaya başlamıştım.
Kendi eksikliğimi,
Kendi başlangıcımı,
Kendi sonumu…
Ve belki de tüm bunların ötesindeki,
Adı konulamayan hakikati bulmaya…
Bugünlük bu kadar…
Kalbini biraz dinlendir.
Yarın yeni bir sayfa seni bekliyor.
Bugünün Analizini Dinleyebilirsin






Leave A Comment