1. Gün : 1 Kasım

Sabahın solgun ışığı odamı doldurdu.
Ne geceydi tam anlamıyla ne de gündüz.
Gözlerimi açtım;
Baktığım yerde bir anlam yoktu.
Sanki dünyaya değil,
Kendi içime bakıyordum.

Tavana uzun uzun,
kıpırdamadan,
düşünmeden baktım.
Sadece vardım.
Var olmakla
Yok olmak arasında,
İncecik bir sükût ipliğinde asılı kalmış gibiydim.

İçimde adı konamayan,
Ama artık görmezden gelinemeyen bir boşluk vardı.
Nefes aldım…
Aldığım hava bile bir lütuf değil,
üzerime çökmüş bir yük gibiydi.
Her solukta biraz daha ağırlaşıyor,
Kendi kuyumun en derinine,
O karanlık ama tanıdık merkeze doğru çekiliyordum.

Yatağın ucuna oturdum.
Ellerim dizlerimde,
Başım öne düşmüş;
Kendi ağırlığına teslim olan bir boyun büküşle…
Sonbaharda dalından çoktan kopmuş
Ama henüz toprağa ulaşmamış,
Rüzgârın insafına kalmış
Bir mahzun yaprak gibiydim.

“Bir eksiklik var.” dedim içimden.
Ama bu eksikliğin adını,
lügatlerde bulamıyordum.
Ne bir kimsenin gidişi ne de bir anının gölgesiydi bu…
Bu,
Zamandan daha eski,
Kuyulardan daha derin bir kayboluştu.
Sanki ruhum,
Henüz dünya yaratılmadan evvel kaybettiği bir şeyi arıyordu.

Pencereye yaklaştım.
Cam,
sanki içerideki nefesimden utanmış gibi buğuluydu.
Parmak uçlarımı cama bastırdım.
İzlerim hemen silindi.
O silik yansımada kendimi seçemedim.

Dışarıda ağaçlar çıplaktı;
Maşukunun huzurunda her şeyini bırakmış bir derviş gibi…
Bir serçe,
Kendi küçüklüğüne bakmadan, ürkek sesiyle ötüyordu.
O ses,
Ruhumun en derininde,
Üzerini toz kaplamış,
unutulmuş bir teli titretti.
Sanki kuş,
Benim yerime bir şeyler söylüyor;
Benim yerime ağlıyor ya da benim yerime şükrediyordu.

Yağmur mu yağacaktı,
Yoksa güneş mi doğacaktı?
Gök bile kararsızdı; bulutlar yükünü mü boşaltmalı, yoksa nurunu mu saçmalıydı?
Ben de veremiyordum o kararı.
Ne karanlığın o dipsiz huzuruna tam dalabiliyor,
Ne de aydınlığın o keskin vuslatına ulaşabiliyordum.
“Bugün farklı olmalı.” dedim;
Bir şey ölmeli ya da bir şey yeniden doğmalı.
Ama nasıl bir başkalaşım,
Bilmiyordum.

Ayağa kalktım.
Adımlarım ağır, adımlarım kararsızdı;
Sanki ruhumun ağırlığı çekiyordu beni aşağı.
Lavaboya gidip yüzümü yıkadım.
Soğuk suyun tenime sert teması bile,
İçimdeki kökleşmiş eksikliği hafifletemedi.
Suyun damlaları yüzümden süzülürken,
Sanki sadece su değil;
İçimde ne zamandır biriken,
Adını koyamadığım o hüzün de akıp gidiyor gibiydi.

Ruhumla bedenim arasında,
Hiçbir terazinin tartamayacağı kadar ağır ve Görünmeyen bir mesafe vardı.
Sanki ruhum başka bir yerde;
Zamanın ve mekânın sustuğu kısacık bir anın içinde.
Adımlarım,
Görünmeyen bir el tarafından geriye Çekiliyormuşçasına yavaştı.
Bedenim dünyaya yürümek istiyor,
Ruhum ise…

Bir an durdum.
Derin bir nefes çektim içime.
Ama bu nefes bile içimdeki ağırlığı hafifletmedi.

Ve o an sessizliğin tam ortasında
Bir ses duydum:
“Arıyorsun…”
Ne yakındı ne de uzak.
Ama gerçekti.

Bu ses benim miydi,
Yoksa bir yerlerden mi geliyordu?
Bilmiyordum.
Ama bir şey değişmişti.

İçimde uzun zamandır kapalı olan bir kapı aralanmıştı.
Kelimelerle anlatılamayan bir his doldu içeri:
İçten,
Saf,
Hiçbir dünyaya ait olmayan yalın bir his.
Ve o anda karar verdim:
Artık kendimden kaçmayacaktım.
Kendi hakikatime susmayacaktım.

Bugün…
Arayacaktım.
Kendi içimde,
Hiç kimsenin bilmediği kendi ıssızlığımda…
Kendi boşluğumda
Ve bugüne kadar kaçtığım o derin sessizliğimde.
Ve belki de…
Kaybettiğim ama hiç unutmadığım,
Kendi gerçeğimde.

Bugünlük bu kadar…
Kalbini biraz dinlendir.
Yarın yeni bir sayfa seni bekliyor.

Bugünün Analizini Dinleyebilirsin