14. Gün: 14 kasım

Rüzgârın en sert esişinde,
O uğultunun içinde bile
Bu sorunun yankısını duyardım.
Gecenin sessizliğini bir kılıç gibi yaran yıldızlar,
Uzaklardan suskun ama sarsılmaz bir davetiye gönderiyor gibiydi.

Her şey…
Sokak lambalarından süzülen
Solgun ışıklar,
Boş sokaklarda yankısı kaybolan
Sessiz adımlar,
Görünmeyen bir buluşmanın habercisiydi sanki.

Kim bekliyor beni?

Hayatın telaşı içinde
Kaybolduğum anlarda bile,
Birinin beni beklediğini hissederdim:
Sessizce,
Sabırla,
Şefkatle,
Hicranla ama yargısız bir merhametle…

Ben düşerken,
Unuturken,
Tereddüt ederken;
O,
Hep aynı yerdeydi.

Sarsılmaz bir duruşla,
Sitem etmeden,
Acele etmeden,
Zamansız bir sabırla…

Kim bekliyor beni?

Sadece eski bir dost değil,
Sadece geçmişte kalan bir hatıra değil…
Beni var eden,
Ruhundan bana üfleyen,
Beni ben yapan O.

Kalbimin unuttuğu,
Varlığımın özündeki ilk sevgi.
Işık.
Nefes.
Vuslat…

Ben O’nu ararken,
Meğer O da beni bekliyormuş.
Ben yolları tüketirken,
Meğer O bir adım bile uzaklaşmamış.

Her eksiliğimde,
Her savruluşumda,
Beni daha derinden,
Daha şefkatli bir rahmetle bekleyen O’ydu.

Kim bekliyor beni?

Hep aynı yerde…
Sessizce.
Sözsüzce.
Zamanı aşan bir sabırla.

Bir çığlık gibi değil,
Bir emre çağırır gibi değil…
Bir dua gibi.
Yumuşak.
Derin.
İçten.

Ve anladım ki…
Beklenen sadece ben değilim.
Ben O’na döndükçe,
Kendi hakikatime yaklaşmış oluyorum.

Bekleyenin sevgisi,
Hatırlayışımın kaynağıymış.
Varlığımın unuttuğu özün sesi,
Dönüşümün anahtarıymış.

Kim bekliyor beni?

Ruhumun asıl sahibi…
Varlığımın ebedi dostu…
Hicranımın çaresizliğini rahmete çeviren O…

Ve artık biliyorum:
Beklemek de
Aranmak da
Bulmak da
Hep O’nun susmayan rahmetinin tezahürü.

Belki de…
Çölün ortasında bir damla su gibi,
O bekleyiş;
Bir bağışlanmanın,
Bir sonsuz şefkatin
Işığından başka bir şey değildi.