38 Gün: 8 Aralık

Uyanış: Secdeye Yakınlık

Bir akşam,
sessizliğin sükûneti içinde
düşünceler yavaş yavaş çözülürken,
içimde tanımlayamadığım bir davet duyuldu.

Ne dışarıdan gelen bir ses,
ne de bir görüntüydü bu;
daha çok,
kalbin derinliklerinden yükselen kadim bir çağrıydı.

Zihnim sessizliğe teslim olmuştu.
Bedenim durağandı
ama içimde bir kıpırtı…
Ruhumun diz çökme vakti yaklaşıyordu.

Oturduğum yerde dizlerim ağırlaştı.
Omuzlarımda görünmeyen yüklerin baskısını hissettim.
Kalbim,
içine sığmaz hâle gelmişti.

Yalnız değildim
ama bir kalabalığın içinde de sayılmazdım.
Zaman durmuştu,
mekân çözülmüştü.

O an,
kalbim eğilmeye hazırdı;
ruhum teslimiyete yaklaşmıştı.

Secdeye değil,
secdeye yaklaşmaya hazırlanıyordum.
Çünkü secde,
yalnızca alnın yere değdiği bir ritüel değildir.

O,
varlığın bütün uzuvlarıyla,
benliğin sessiz bir fısıltıyla
Yaratan’a yöneldiği
en derin andır.

Bu,
bir ibadetin fiziksel ifadesi değil;
ruhun eğilmesinin
tam ve bilinçli hâlidir.
Ben henüz eğilmemiştim.
Ama o gece,
sessizce bir eşiğin üzerinde bekliyordum.

Bir adım sonrasında,
eğilmenin,
bırakmanın
ve bir şeye tutunmadan var olmanın
hâli vardı.

Teslimiyet,
çoğu zaman sanıldığı gibi bir zayıflık değil;
bilincin en yüksek ifadesidir.

Çünkü insan,
bazen dik durdukça
ağırlığını daha çok hisseder.
Ve ancak eğildiğinde,
üzerindeki yüklerin
gerçek ağırlığını fark eder.

O gece,
kelimeler sustu.
Dil konuşmadı.
Dua edilmedi;
çünkü dua eden kalp,
zaten kendisi bir duaya dönüşmüştü.

İçimde,
secdenin gölgesi dolaşıyordu.
Kalbimin kıvrımlarından
bir nehir gibi geçiyor,
ruhuma doğru
derin bir huzur yayıyordu.

O ân,
ruhumun dili değişmişti.
Bedenim hâlâ oturuyordu belki
ama özüm çoktan secdeye yönelmişti.

Ve bu secde,
yere değil;
zamanın dışına,
varoluşun içine doğru bir eğilişti.

İnsan,
bazen bir ömür boyunca secdeye hazırlanır.
Ruhu çok önceden
teslimiyetin kıyısına varmıştır.
Ve bir gün,
o eşikte
sessizce eğilir.

Bu eğilme,
yalnızca bedensel değil;
benliğiyle,
tarif edilemeyen bir teslimiyetle
Yaradan’ın huzurunda
var olmanın kendisidir.

Secde,
sözsüz bir yakarıştır.
Bir dönüş,
bir kabulleniş,
bir yeniden doğuştur.

Ve o gece,
boynumun eğilmekten başka
bir ihtimali kalmamıştı.
Çünkü içimdeki ses susmuş,
onun yerine
derin bir huzur konuşmaya başlamıştı.

Secde,
sadece başı yere koymak değildir.
Asıl secde,
insanın kendine,
hatasına,
ve en nihayetinde
merhametin sonsuz kucağına
eğildiği yerdir.

Bir insan,
hayatının en güçlü anını
başını en alçak noktaya koyduğunda yaşar.
Çünkü o anda,
insan,
sahip olduklarından değil;
vazgeçebildiklerinden ibaret olur.
Ve o vazgeçiş,
özgürleşmenin ta kendisidir.

Ben o gece,
secdeye varmadım.
Ama secdenin eşiğinde,
varlığımı dizlerimin üstüne bıraktım.

Teslimiyetin habercisi olan
bir sessiz eğilmenin
tam ortasında durdum.

Ve anladım ki:
Boyun eğmek bitmek değil;
bir sonsuzluğa hazırlıkmış.

Başını yere koyan,
göğe açılır.
Kalbini bırakabilen,
huzuru taşır.

Ve hayat,
o andan sonra
secdeyle değil;
secdeye eğilmiş bir bilinçle yaşanır.

Çünkü eğilmek,
artık bir ibadet değil;
varlığın dili,
yürüyüşün biçimi,
ve yaşamanın özü olur.