İzlerin Peşinde: Bir Yol
Görünmeyen bir yoldaydım.
Ne önümde bir pusula,
ne elimde çizilmiş bir harita vardı.
Ancak içimde
tanımlanması güç
ama sezgisel olarak kesin bir çağrı
ağır ağır kendini duyuruyordu.
Bu çağrı,
mantığın düzenli akışıyla açıklanamazdı.
Daha çok içsel bir yankıydı;
bir varlığın aslına dönme arzusunu harekete geçiren,
ve o derin arzunun
kapıyı tıklatmasıyla hissedilen
ilk esinti.
Ayaklarım bir yöne hareket ederken,
kalbim başka bir derinliğe yöneliyordu.
Zihnim, çözülen kelimeler arasında sustu;
artık sözü sezgi almıştı.
Bedenim yürümek istiyordu:
Hem tanıdık bir geçmişe,
hem de daha önce hiç varılmamış
bir geleceğe doğru.
Bu yol,
coğrafi değil,
içsel bir varoluş yoluydu.
Taşları yoktu,
uzunluğu ölçülmemişti.
Başlangıcı da sonu da
belleğin haritasında yer almıyordu.
Hiçbir tabela
yön göstermiyordu.
Ama her adım,
bir boşluğu anlamla doldurmuyordu.
Tam tersine,
anlamın ötesindeki sessizlikte
derinleşmeme izin veriyordu.
Bazı yolculuklar adımlarla değil;
benliğin derinliklerinde gerçekleşen
dönüşümlerle yapılır.
Ve bu yol,
dışsal koşullardan değil,
içimdeki bir kıvılcımdan doğmuştu.
Bir sorudan,
belki bir inkârdan,
belki de suskun bir özleyişten…
Ama kesindi:
Başlangıcı “içimdi.”
Kalbimin en tenha
ama en uyanık köşesinde filizlenmişti.
Hiç kimse yönlendirmedi beni.
Yol, harici bir davete dayanmadı.
Ancak adım atmak
bir tür içsel zorunluluktu.
Çünkü artık sabit kalmak,
ruhumu daraltıyordu.
İlk adım,
belirsizlikle yüklüydü:
Biraz korku,
biraz şaşkınlık,
bir miktar merak…
Ama her şeyden çok kabullenme içeriyordu.
Yol,
önce bir sessizlik biçiminde ortaya çıktı.
Sonra,
bilinçaltımın kuytularından süzülen
bir yön hissine dönüştü.
Ve ardından,
varlıkla yokluk arasındaki o eşikte,
bütün seslerin geri çekildiği bir alan açıldı.
Bu yokluk, bir eksiklik değil;
varoluşun kendini tekrar inşa ettiği
temiz bir alandı.
Her adımıma bir iç yön veriliyordu.
Bazen ilerlemekle yetinmiyor,
beklemek gerekiyordu.
Çünkü bazı yollar,
sadece yürüme değil;
bekleme,
susma,
ve hiçbir şey yapmadan tanıklık etme cesareti ister.
Geçmişime baktım:
İz kalmamıştı.
Geleceğe yöneldim:
Hiçbir harita net değildi.
Ama içimde,
her duruşta,
her tereddütte,
her yürüyüşte
biraz daha öz benliğime yaklaştığımın farkındaydım.
Bu yol,
bana sadece bir yön değil;
bir bilinç düzeyi sunuyordu.
Ben bu yolda,
ilerlemiyordum yalnızca;
dönüşüyordum.
Her adım,
bir fazlalığı bırakmak,
bir kabuğu çatlatmak,
bir alışkanlığı sorgulamak,
ve derin bir özle tanışmaktı.
Bazı yollar,
çizilmiş bir rotaya benzemez;
içinde bükülür,
seni kendi merkezine doğru
çekim gücüyle yönlendirir.
O gün,
açıklanamayan
ama reddedilemeyen
bir yönelişe adım attım.
O adım,
bilinmeyene,
belirsizliğe
ama aynı zamanda
kesin bir iç sezgiye atılmıştı.
Ve ilk kez,
karanlık bana korku değil;
derin bir huzur sundu.
O zaman anladım:
Yol görünmeyebilir.
Ama niyet açıksa,
samimiyet yakıtsa,
yürek rehberse
bazı yollar
kendilerini yalnızca
yürümeye başladığında açar.
Ve yürüyen,
o yolda yalnızca ilerlemez;
kendine geri döner.
Yol,
sana seni tanıtan bir aynaya dönüşür:
Sessizce,
şekilsizce,
ve sadelikle.
Ve bazen,
yolculuk bir varış değil;
bir hatırlayıştır.





Leave A Comment