29. Gün: 29 Kasım

İzlerin Peşinde: Bir Çocuk

Sabah,
henüz tam uyanmamıştı.
Şehir,
sessizliğin en ince çizgisinde yürüyordu.

Kaldırımlar boş,
hava serin,
sokak lambaları henüz gözlerini kısmamıştı.

İşte o an,
karşıma bir çocuk çıktı.
Elinde bir oyuncak,
ayağında biraz toz
ama yüzünde
zamandan ve mekândan bağımsız,
tertemiz bir gülümseme.

Bana bakıyordu.
Gözlerini kaçırmadan.
Ne bir söz,
ne bir soru…
Sadece baktı.

Sonra,
yavaşça,
yanaklarının kıyısında bir tebessüm belirdi.

O gülümseme,
dünyanın tüm dillerinden fazlaydı.
Ne etkileyici sözler içeriyordu,
ne bilgi.
Ama bir hakikatin
sessiz işaretiydi sanki.

Zaman durmadı
ama yavaşladı.
Şehir,
sessiz bir fon gibi geri çekildi.

Ve ben,
çocuğun gözlerinde
unutulmuş bir şeyi hatırladım:
Masumiyet.

Unutulmuştu belki
ama silinmemişti.
İçimde bir yer,
o gülümsemeyi tanıdı.
Sanki yıllar önce
benim de taşıdığım bir hâldi o
kirlenmemiş,
kırılmamış,
henüz adlandırılmamış bir benlik.

Gülümsemesi bir ders değildi,
bir delil de sunmadı.
Ama bir hâl taşıdı.

O hâl,
varoluşun en yalın,
en incitilmemiş şekliydi.

Zihnim susarken,
kalbim duymaya başladı.

Ve o an,
bilmeden bildiğimi,
sormadan aradığımı,
sessizce bulduğumu hissettim.

Çocuk yürüyüp gitti.
Ses çıkarmadan.

Ama tebessümü,
çevremde değil
içimde kaldı.

Bir iz gibi,
bir dua gibi,
bir şefkat gibi
dolaştı kalbimde.

Ve anladım:
Bazı işaretler,
bir kitapta,
bir soruda,
bir düşüncede değildir.

Bazen,
ufacık bir tebessüm,
bütün düşüncelerden
daha çok şey anlatır.

Çünkü hakikat,
her zaman bağırmaz.
Bazen
yalnızca gülümser.

Ve o gülümseme,
kısa bir an için bile olsa,
insanı kendine döndürür.