Sessizlikte Ses: Korku
O ses,
sessizliğin tam ortasında,
hiç beklemediğim bir anda
beni kendine çağırdı.
Ne bildiğim bir ses tonuydu,
ne de daha önce işittiğim bir yankı.
Ama o çağrıda
sarsıcı bir yakınlık,
kabullenmesi güç bir davet vardı.
Bir haritada gösterilemezdi orası.
Bir zaman dilimine sığmaz,
sadece ruhun derinliğinde hissedilen bir yerdi.
O ses,
bir yön göstermedi,
bir adres sunmadı.
Ama içimde bir yöneliş başlattı.
Ve işte o anda
korku geldi.
Kendini bir ürpertiyle,
boğazımda bir düğümle,
kalbimde bir titremeyle duyurdu.
Çünkü bilinmeyen,
hafife alınacak bir şey değildi.
Tanımadığım bir yere,
hiç yürünmemiş bir yola adım atmak istiyordum
ama ona dair ne bir haritam,
ne de güvenliğim vardı.
Korku, bedene değil,
ruha çökmüştü.
Kelimelerin yetmediği,
suskunlukta yankılanan
bir çekilme arzusu hâlindeydim.
Merakla korkunun
aynı kökte yetiştiğini fark ettim.
Bir yanı çağırırken,
diğeri geri çekiyordu.
Bildiğim her şeyi geride bırakmak,
bana öğretilmiş kimlikleri
sessizce kenara koymak zorundaydım.
“Kendim” sandığım ne varsa
birer birer çözülüyordu.
Güvenli bildiğim düşünceler,
sığınak zannettiğim alışkanlıklar,
içten içe çatırdıyordu.
Bilinmeyene atılan adım,
bir yolculuk değil,
bir vedaydı.
Ve bu veda,
bir mekâna değil,
bir hâleydi.
Tüm tanımların ötesinde,
belirsizlikle çevrili
ama bir o kadar da çekici bir hâl…
İçimde,
“geri dön” diyen bir ses vardı.
Fakat arkamda
artık geri dönülecek bir yer kalmamıştı.
Çünkü bu çağrı,
bir kez işitildikten sonra
hiçbir şey eskisi gibi kalmayan
türden bir çağrıydı.
Ve tam da o korkunun
en derin yerine ulaştığımda,
orada bir tohum vardı:
Cesaretin sessiz tohumu.
O tohum,
çığlıkla değil,
sabırla çatladı içimde.
Çünkü korku,
yalnızca tehditten değil,
dönüşümden doğar.
Ve ben,
dönüşümün eşiğindeydim.
Adım atmadan önce titredim.
Ama bu titreme,
bir zayıflık değil;
benliğimin derinliğine inen
güçlü bir sarsılıştı.
Korkunun ortasında
sakin bir merkez buldum.
O merkez beni itmedi,
sadece bekledi.
Korku,
kapının ardında bekleyen bir düşman değil;
o kapıyı açtığın anda
yok olan bir hayaletti.
Ben adımımı attım.
Çünkü içimde bir şey biliyordu:
Korkuya rağmen atılan adım,
korkunun ötesine geçen adımdır.
Ve o anda,
“bütün karanlık dağıldı” diyemem
ama içimde bir ışık yanmaya başladı.
Korkunun ötesinde,
bilginin değil,
bilmenin değil,
sadece olmanın sükûneti vardı.
O adımı attım.
Çünkü artık sorulara değil,
sessizliğe güvenmeyi öğrenmiştim.
Ve öğrendim:
Bilinmeyene adım atmak,
tüm cevapları geride bırakmak değil;
şimdiye kadar hiç sorulmamış sorulara yürümektir.
O sorular,
bazen kelimelere sığmaz.
Ama o yürüyüş,
seni senden daha derin
bir yere götürür.
Ve orada,
korkunun ardında,
özgürlük sessizce beklemektedir.





Leave A Comment