Sessizlikte Ses: Bir Ses
Bazen insan,
dış dünyadaki tüm sesler sustuğunda
beklenmedik bir iç titreşimle karşılaşır.
Ne bir kelimeye dökülebilir,
ne de dışarıdan gelir
ama seni,
senden daha derin bir yere çağırır.
Belirgin bir kaynağı yoktur,
dili tanıdık değildir;
fakat duyduğunda
sarsıcı bir tanışıklık duygusu taşır.
Bir ses ki
isimsizdir ama tanıdık.
Anlatılamaz,
ama yaşanır.
Ne mantığa sığar,
ne de duygusal çerçevelere.
Çünkü bu çağrı,
zihinden değil,
özden konuşur.
İçimde yankılanan bu sesin
nereden geldiğini bilmiyordum
ama onun bana ait olduğunu
şüphe etmeksizin hissediyordum.
Ne bir insanın sesi,
ne bir hatıranın yankısıydı bu.
Daha derin,
daha eski
varlığın zamansız katmanlarına
dokunan bir titreşimdi.
Tarif etmek istedim
ama kelimeler yetmedi.
Anlamaya çalıştım
ama kavramlar ellerimin arasından
su gibi aktı gitti.
Çünkü bu ses dışarıdan değil;
kulaktan değil,
varoluşumun kalbinden yükseliyordu.
Bir emir değildi,
bir talep hiç değildi.
Daha çok bir esinti gibiydi;
bir mevcudiyetin
kendini hatırlatması.
Varlığıyla konuşuyor,
sessizliğiyle yol çiziyordu.
Zorlamıyor,
ikna etmiyor;
sadece bekliyordu.
Ve ben hazır olduğumda,
açılmak üzere sessizlikte kalıyordu.
Bu sesin gerçekliği
suskunlukla derinleşiyordu.
Konuştukça uzaklaşıyor,
sustukça yaklaşmaya başlıyordu.
İçime eğildikçe,
o da kendini
yavaş yavaş gösteriyordu.
Onu dinledikçe,
içimde yeni alanlar açılıyordu:
zihinsel odalar,
duyusal geçitler,
duygusal arşivler…
Hepsi,
bu sesin dokunuşuyla
açığa çıkıyordu.
Bu çağrı,
beni belli bir yere değil,
köklerime çağırıyordu.
Zamandan,
mekândan,
kimlikten soyunmuş bir yere;
varoluşumun merkezine.
Ve ben fark ettim k,
ben olmadan önce de
bana ait olan bir yankıydı bu.
Belki yaratıldığımda duyduğum
ama zamanla unuttuğum
bir sesin
sessizce süregelen çağrısıydı.
O an bir başlangıç değildi.
Zamansız,
mekânsız,
bütün yaşanmışlıkları içinde taşıyan
tek bir an gibiydi.
Bu çağrının karşısında
sessiz kalmak yetmiyordu artık;
o sese doğru yürümek gerekiyordu.
Çünkü bu ses,
bir yere değil,
bir hâle çağırıyordu.
Ve insan bazen,
bir sesi duyar.
Nereden geldiğini bilmeden,
ne söylediğini tam anlamadan…
Ama bilir:
O ses çağırmaktadır.
Ve bu çağrıya yanıt vermek,
yalnızca kulakla değil;
kalple,
varlıkla,
özle olur.
İşte o an geldiğinde,
kişi artık bir arayan değildir.
O, duyan,
anlayan,
yönelen biridir.
Ve belki de en çok o zaman,
hakikate en yakındır.





Leave A Comment