Dinlemek
Uzun bir içe kapanışın ardından,
kelimelerin sustuğu,
dış seslerin geri çekildiği bir noktada
başka türden bir işitme başladı.
Bu, bir duyu değil;
bir sezgi hâliydi.
Kulakla duyulmayan,
varlığın daha kadim bir katmanıyla algılanan
bir titreşim.
İlk başta ne olduğu anlaşılmayan,
belki de farkında olmadan
binlerce kez bastırılmış
bir iç çağrı yükseldi.
Ne dış dünyadan geliyordu
ne de zihnin tanıdığı dil kalıplarından akıyordu.
Bir yankı gibiydi;
bir düşüncenin kıyısında,
bir hatıranın eşiğinde,
bir duanın suskunluğunda,
bir nefesin arasından süzülen…
Belirsizdi ama gerçek.
Sessizdi ama yoğun.
Varla yok arasında bir yerdeydi.
Ve ilginçtir,
tam da o ‘yok’ gibi duran şey,
bana en derin ‘varlığı’ duyumsattı.
Bir cümle değildi.
Biçimsizdi ama bütünlük taşıyordu.
Kelimelerle kuşatılamazdı;
ama kelimesizlik içinde
tüm kelimeleri kapsıyordu.
Belki de gündüzün karmaşasında bastırılmış,
bilinçaltının diplerine itilmiş,
şehrin gürültüsüne gömülmüş bir titreşimdi bu.
Ama geceyle birlikte,
tüm katmanlar geriye çekildiğinde,
içeriden kendine alan buldu.
Zihin konuşmaya eğitilmişti.
İnsan,
hep dışa dönük bir algıyla yaşamaya koşullandırılmıştı.
Bu yüzden bu ses,
önce ayırt edilemedi.
Dış uyaranlar sussa da,
zihin üretmeye devam etti.
Fakat bir noktadan sonra,
sessizliğin içinde kalmak
çaba sarf etmeden fark etmeye dönüştü
ve işitme değişti.
O anda duyulan şey,
“duyulacak” bir nesne değil;
“varlıkla” temasa geçen bir hâldi.
Bu dinleme, duyma değildi.
Bir teslimiyet,
bir kabulleniş,
bir açıklığa yer açma hâliydi.
Ve en çarpıcı olan şuydu:
Dinledikçe,
duyduğum şey bir başkası değil;
kendimdi.
Ama daha önce tanışmadığım,
kalabalıkların,
rollerin,
sosyal kişiliklerin,
görevlerin, aidiyetlerin altında
gizlenmiş,
çoktandır unutulmuş,
belki de bilinçli olarak susturulmuş olan ben.
O fısıltı beni çağırmıyordu.
O,
zaten oradaydı.
Ben onu duymaya hazır hâle gelene kadar beklemişti.
Bekleyişinde ne bir sitem vardı
ne bir sorgulama…
Sadece bir sadakat.
Ve ben dinledikçe,
içeride yeni bir benliğin
kendisiyle tanışmaya açıldığını fark ettim.
Artık sadece insanları değil,
sessizliği,
esintiyi,
kelimelerin ardında taşınan niyeti,
konuşulmayanın yankısını
dinlemeye başladım.
Çünkü bazen konuşmak,
varlığı çoğaltmaz;
aksine onu perdeleyebilir.
Dinlemekse,
varoluşun en incelikli biçimidir.
İnsan özünü dinlediğinde,
sadece bir şey öğrenmez;
aynı zamanda hatırlar.
Ve bu hatırlayış,
unutulmuş bir ezginin yeniden çalınması gibi,
bir şeyin ilk kez değil,
tekrar bulunduğunu fısıldar.
İşte o anda,
dinlemek sadece işitmek değil;
varlığın kendisini duymaktır.
Çünkü en sahici hakikat,
çoğu zaman
fısıltıyla konuşur.





Leave A Comment