Sessizlikte Ses: Susmak
Söz,
iç dünyayı dışa taşıyan
bir köprüydü belki de.
Ama bazı anlar gelir ki
kelimeler anlamı taşımak yerine
ondan uzaklaştırır insanı.
İçimde konuşan bir ses vardı;
başlarda rehberdi,
sakin bir fısıltıydı.
Ama zamanla
bir sorguya dönüştü,
bir yargıya,
bir uğultuya.
Her kelime bir savunmaydı artık.
Her cümle bir kaçış.
Konuşmak,
bir açıklamadan çok
bir yorgunluğa dönüşüyordu.
Dilimde dönen sözler,
artık bana ait değildi.
Zihnim, her cümleyi tartıyor,
sessizce tükeniyordu.
Anlatmaya çalıştıkça,
daha da susuyordum içten içe.
Çünkü kelimeler
bana dokunmuyor,
sadece biçim veriyordu.
İnsanlarla konuşurken,
sanki bir sahnede
rol oynuyordum.
Her mimik,
her tonlama,
bir role hizmet ediyordu.
Ve ben,
rolümün ardında
yavaşça tükeniyordum.
Sonra sustum.
Sessizlik,
bir boşluk gibi değildi;
bilinçli bir geri çekilişti.
Başta ürküttü beni,
bir karanlık gibi sardı içimi.
Ama zamanla,
o karanlık bir aynaya dönüştü.
Kendi iç karanlığımda
kendime baktım.
O sessizlik,
bir çöküş değil;
bir geçişti.
Her sustuğumda,
kalbime inen
bir merdiven keşfettim.
Ve o merdivenin sonunda,
sözsüz bir hakikat bekliyordu.
Tanık olmaya başladım.
Kendime.
Yargılamadan,
zorlamadan,
sadece bakarak.
Ve o bakış,
bir dönüşüme dönüştü.
Artık suskunluğum
bir eksiklik değil,
bir açıklıktı.
Sözün yetersizliğinde
gizli bir açıklık.
Gerçek bağ,
kelimelerle değil,
sessizliğin içinde kurulurmuş meğer.
Bazıları anladı beni,
bazıları kırgın sandı,
bazıları gitti.
Ama ben,
artık kelimelerle değil,
sessizlikle konuşuyordum.
Çünkü sessizlik
bazen her şeydir.
Şimdi biliyorum:
Susmak, bir kaçış değil;
bir yöneliştir.
İnsan,
kendi özüne
sessizce varır bazen.
Ve o varış,
bazı kelimelerin
asla erişemeyeceği kadar derindir.
Çünkü bazen,
sözün bittiği yerde
anlam başlar.





Leave A Comment