13. Gün: 13 Kasım

Bir akşamüstü,
şehrin kalabalığından uzaklaşıp
eski bir sokakta yalnız yürürken,
içimde tarifi zor bir eksiklik hissettim.

Hava serindi;
rüzgâr dökülen yaprakları savuruyor,
uzaklardan belirsiz bir ezgi yayılıyordu.
Ama bu serinlik,
bu melodi,
bu hareket bile ruhumun derinliğindeki
sessiz boşluğu doldurmaya yetmiyordu.

Ne eksik?

Aslında her şey vardı:
Gökyüzünde titrek yıldızlar,
sokak lambalarının altında umut taşıyan insanlar,
suskun evler,
ve koşup duran hayatlar…

Ama yine de içimde bir şey eksikti.
Bir çöl ortasında kaybolmuş
bir vaha gibi,
bir melodide yarım kalmış bir nota gibi,
kalbimin bir köşesi sessiz,
bomboş
ve unutulmuştu.

Ne eksik?

Dünyanın sunduğu bütün nimetler,
içimdeki kırıklığı onaramıyordu.
Ne dostların tebessümleri,
ne zamanın akışı,
ne de başarının ardından gelen alkışlar…

Belki de eksik olan,
hiçbir zaman dışarıdan tamamlanamayacak bir şeydi.
Belki de bu eksiklik,
ruhumun en derin kuyularından yavaşça yükseliyor
ve beni sessizce kaynağıma çağırıyordu.

Bir hatırlayış eksikti.
Bir yakarma eksikti.
Bir teslimiyet eksikti.

Toprak nasıl yağmuru bekliyorsa,
kalbim de şuursuzca
Sahibini bekliyordu.
Ne eksik?

Belki de O’na tam anlamıyla açılmak…
Göstermekten korktuğum tüm yaraları,
çatlakları,
kırık dökük taraflarımı
çıplak,
savunmasız bir kalple O’nun huzuruna bırakmak eksikti.

Sevgide eksiktim.
Sadakatte eksiktim.
Şükürde eksiktim.
Duanın yalın çığlığında eksiktim.

Ve en çok da
kalbimin en saf köşesinde uçup giden o çocuk inancında eksiktim.

O an içimden,
çaresiz ama umut dolu bir dua yükseldi:

“Beni eksik bırakılanı bulmaya erdir.
Beni tamamlayacak olana yönlendir.
Beni,
unutulmuş şeyleri yeniden hatırlayanlardan kıl.”

Ve şimdi biliyorum:
Bu eksiklik bir kusur değilmiş.
Kalbimi uyanık tutan bir rahmetmiş.
Eksikliğin fısıltısı,
beni tam olana,
öze,
hakikate çağıran gizli bir ilahiydi.

Ve belki de hayat, bütün anlamını
bu eksikliği fark edip
onun izini sürmekten alıyordu.
Çünkü aramak,
sadece bir kaybın değil,
bulunacak olanın öncesinde yakılan
bir şükür ateşiydi.