6. Gün: 6 Kasım

Bugün,
içimdeki eksikliği bastırmak için daha fazla çabaladığımı fark ettim.
Bir şeyler yapmalıydım,
bir şeylerle doldurmalıydım bu dayanılmaz boşluğu.
Kendimi meşgul etmeliydim ki
düşünmeye vakit bulamayayım.

Sessizlik,
ağır bir örtü gibi üzerime seriliyordu.
Eksikliğin yankısı,
o sessizliğin içinde büyüyüp çoğalıyordu.

Dayanamadım.
Kendimi dışarı attım.
İnsan kalabalıklarına karıştım.
Sokakların,
vitrinlerin,
trafik gürültüsünün içinde kaybolmaya çalıştım.

İnsanların telaşı arasında
kendi eksikliğimi yitirmeyi umdum.
Gürültünün işe yarayacağını sandım.

Sanmıştım ki dışarının kargaşası
içimdeki boşluğu bastıracak.
Sanmıştım ki seslerin çokluğu
içimdeki sessizliği boğacak.

Bir kahve dükkânına girdim.
Şehir müziği kulaklarımı doldurdu.
İnsanların kahkahaları,
fincanların çınlaması,
telaşlı adımlar…
Her şey bir uğultuya dönüşmüştü.

Ve ben,
o uğultunun tam ortasında,
kendi sessizliğimi susturmak için çırpınıyordum.

Telefonuma sarıldım.
Parmaklarım ekranda kayarken,
Düşüncelerimden kaçmaya çalıştım.

Başka hayatlara bakarak,
Kendi hayatımı unutturmak istedim.
Sosyal medyada kayboldum;
Bir yabancının mutluluğuna özenerek,
Kendi sessizliğimi bastırmaya çalıştım.

Her görüntü,
her hikâye,
anlık bir unutkanlık sağlıyordu.
Ama ardından eksiklik,
daha güçlü bir dalga gibi üzerime çöküyordu.

Gözlerim satırlarda kaydı.
Kalbim,
başka kalplerin hikâyelerinde boğulmak istedi.
Ama her kelimenin,
her görüntünün ardından,
İçimde büyüyen eksikliği daha da derin hissediyordum.

O sessizlik,
susturulamayan bir çağrı gibi yankılanıyordu içimde.
Eksiklik susmuyordu.

Ne kadar sesin içine kaçarsam kaçayım,
İçimdeki boşluk çığlık atıyordu.
Ne kadar kalabalığın ortasında olursam olayım,
İçimdeki yalnızlık haykırıyordu.

Bir süre sonra durdum.
Kendime dürüstçe baktım.
Ve anladım ki:
Bastırmaya çalıştığım şey,
yok olmuyordu.

Üstünü örttükçe daha da büyüyordu.
İç sesimi susturmaya çalıştıkça,
O daha derin ve ısrarlı bir şekilde sesleniyordu:
“Bak… Kaçma… Dinle… Gör…”

Bir köşeye çekildim.
Başımı dizlerimin üzerine koydum.
Gözlerimi kapadım.

Ve içimde büyüyen boşluğu izlemeye başladım.

Kaçmak kolaydı.
Gürültüye sığınmak kolaydı.
Anlık dikkat dağınıklıkları kolaydı.

Ama hiçbir şey,
eksikliği gerçekten susturmuyordu.

Ne kahkahalar,
Ne alkışlar,
Ne de bir anlık şöhret hissi…
Hiçbiri kalıcı bir doluluk getirmiyordu.

Çünkü eksik olan,
Dış dünyanın bir parçası değildi.

Eksik olan,
İçimde yankılanan bir çağrıydı.
Adını tam koyamadığım,
Ama her hücremde hissettiğim bir özlemdi bu.

Ve işte o an,
Kendi içimdeki susturulmuş sese kulak verdim.

İlk defa, gerçek bir sessizlikle yüzleştim.
Sessizliğin içinde;
Acıyan yanlarımla,
Yarım kalan dualarımla,
Özlemlerimle baş başa kaldım.

Acı vericiydi.
Zorlayıcıydı.
Ama aynı zamanda bir kapıydı:
Dar,
karanlık,
ve öteye açılan bir kapı.

Bugün,
susturmanın acımasız boşluğunu öğrendim.
Ve artık biliyordum:

Bastırarak değil,
dinleyerek iyileşecektim.

Kaçmayı bırakıp,
Acıya bakarak,
Sessizliği dinleyerek,
Eksikliği sahiplenerek…
İçimdeki gerçek çağrıyı keşfedecektim.

Bugün, ilk kez,
susturmanın ardındaki gerçeği görmeye cesaret ettim.
Ve belki de bu,
asıl yolculuğun başlangıcıydı.