Bugün içim yangın yeri…
Sabahı, kalbimin üzerine çöken ağır bir haberle karşıladım. Ölüm, o “ağzın tadını bozan hakikat”, bu sabah soframa erkenden konuk oldu. Bir dostum, bir kardeşim, gecenin karanlığından sabaha taşan sessizlik içinde Hakk’a yürümüş. Dünya sürgününü tamamlamış, ebedî yurduna kanatlanmıştı. Haberi aldığım anda içimdeki tüm renkler soldu, etrafımdaki dünya birden sessizliğe büründü. Gözlerime ilk haber düştüğünde, ruhumda derin bir boşluk açıldı; kalbim, sanki ağır bir taşın altında eziliyordu.
Onu ilk kez 2013 yılında, Emin Saraç İmam Hatip Lisesi’nin okul aile birliğinde görmüştüm.
O an hâlâ gözümün önünde… Kıvırcık, omuzlarına dökülen saçları; iri çerçeveli gözlüğünün ardından ışıldayan bakışları, yüzünden hiç eksilmeyen o sıcacık tebessüm…


İnsanın ona baktıkça içindeki kasvet dağılır, kalbine huzur dolardı. Çünkü o yalnızca gülümsemiyor, gülümsemesiyle dertlere merhem oluyordu. Derdi vardı ama kendisi için değil, gençlik, gelecek ve ümmetin yarını için…
Hayata umutla bakan, eleştirisini bile tebessümle dile getiren; kalp kırmadan, kalplere dokunan bir zarafet sahibiydi. Onun yanında bulunmak, gönlüne serinlik veren bir gölgenin altında dinlenmek gibiydi.
Bir yıl boyunca aynı masada, omuz omuza hizmet ettik. Birlikte sayısız toplantıya katıldık, birçok sorunu tartıştık, çözümler aradık. O, yorulsa bile yorgunluğunu belli etmeyen; yükü ağırlaştığında bile tebessümünü kaybetmeyen bir insandı.
Sonra emaneti devraldı; okul aile birliğinin sorumluluğunu üstlenip gençlerin yanında kalmayı seçti. Ben başka sahalara yöneldim ama O, aynı yerde, aynı heyecanla gençliğin istikbali için ter dökmeye devam etti. Onun gayreti yalnızca bir görev değil; hayatının mayası, soluk aldığı hava, yüreğinin attığı ritimdi.
Bizi birbirimize bağlayan yalnızca okul değildi. YediHilal’in kuruluş çalıştaylarında da yollarımız kesişmişti. Anadolu’nun dört bir yanından gelen dertli yüreklerle, “Gençler için ne yapabiliriz?” sorusunu gece gündüz tartıştık.
Gözlerimizden uykuyu, gönlümüzden ateşi eksik etmediğimiz o günlerde, bu güzel derneğin tohumlarının atılmasında onun da büyük emeği vardı.
Yıllar sonra bir keresinde bana dönüp, yüzünde çocukça bir sevinç, yüreğinde derin bir şükürle şöyle demişti:
“Rabbime hamdolsun, bizi de böyle bir teşkilatın doğumuna vesile kıldı; sadaka-i cariyemiz oldu.”
İşte o cümle, onun hem kimliğini hem de ufkunu özetliyordu. Bu sözün ardından gözlerinde beliren parıltı hâlâ gözümün önünde.
Onu tanıyan herkes, adının nasıl hayatına yansıdığını dile getirirdi.
Kulağına “Salih” ismi okunmuştu; Salih yaşadı, sâlihlerin yolunda yürüdü ve sâlihlerin şehadetiyle Hakk’a, sâlih bir kul olarak uğurlandı.
Adı gibi temiz, adı gibi berrak, adı gibi doğru bir yoldu onunki.
Ardından konuşan her dil aynı hakikati dile getiriyordu: İsmiyle müsemma yaşadı.
Derler ki: “En iyiler hep önden gider.”
Gerçekten de O, en iyilerimizdendi ve önden gitti. Ardında kocaman bir boşluk, derin bir hüzün ve kelimelere sığmayan bir özlem bıraktı. Yokluğu, birlikte yürüdüğümüz yolları sessizliğe boğdu. Çehresini hatırladıkça gözlerim doluyor; sesini düşündükçe kulaklarım çınlıyor. Bu yokluk yalnızca bir eksiklik değil, ruhumda açılan derin bir yara gibi.
YediHilal’imizin iki önde gideni daha vardı. Biri, YediHilal’in ilk kuruluş çalıştayında tanıştığımız Murat kardeşimdi. Diğeri ise birlikte genel merkez yönetim kurulu üyeliği yaptığımız Ekrem ağabeyimdi. Her biri, teşkilatın duvarlarına hatıralarıyla isimlerini nakşetmiş; ardında iyiliğin izini bırakmış kimselerdi.
Murat kardeşim çalıştaya Çorum’dan katılmıştı. İşi rakamlarla ilgiliydi; mali müşavirlik yapıyordu. Ancak her ne kadar rakamlarla iç içe olsa da işin kemiyetinden çok keyfiyetine önem veren; millî ve manevî bir gençliğin yetişmesi için samimiyetle çabalayan biriydi.
Fakat günlerden bir gün, günün son saatlerinde kara haber ulaştı. Bir kaza… Ansızın, hazırlıksız, genç yaşında ruhunu teslim etmişti. Haberi duyar duymaz, yüreğime hançer saplanmış gibi oldum; nefesim daraldı, gözlerimden yaşlar boşaldı.
Çorum’un sokaklarına, ailesinin evine, dostlarının gönlüne tarifsiz bir hüzün çöktü. Ardında derin bir boşluk bıraktı; sohbetlerin tadı tuzu kaçtı, teşkilatımızın genç yüzü soldu.
Bu, YediHilal teşkilatımızın ilk büyük acısıydı, kalplerimizi kavuran, hafızamıza kazınan ve kolay kolay unutulmayacak bir gün… Herkes birbirine sarılarak ağladı; kelimeler yetmedi, suskunluk konuştu.
Murat kardeşimin vefatından yıllar sonra, tüm dünyayı saran Covid virüsü ülkemize de ulaştığında Ekrem ağabeyimin kapısını çaldı. Ne yazık ki nefesi yetmedi; virüsle mücadelesi kısa sürdü.
Haberi aldığımızda, sanki teşkilatın üzerine kara bir bulut çöktü. O an herkesin gözleri doldu, dillerden dualar döküldü, kalpler tarifsiz bir kedere gömüldü. Yalnızca ailesi değil; teşkilattaki her fert, onu tanıyan her insan bu ayrılığın acısını yüreğinde derinden hissetti.
YediHilal’i abisiz bırakmıştı. Masalarda boş bir sandalye, gönüllerde ise koca bir yara açılmıştı. Ekrem Ağabey hem kendinden öncekilerin hem de kendinden sonrakilerin abisiydi.
Onun yokluğu, gecesini gündüzüne katan o muvahhit yüreğin susması, hepimizin hayatında derin bir sessizlik ve onarılması güç bir boşluk bıraktı.
Onu kaybettiğimizde yalnızca bir insanı değil; bir çınarı, bir omuzu, bir dayanağı kaybettik.
İşte böyle, güzelleri bir bir önden uğurladık…
Önce Murat kardeşim, sonra Ekrem Ağabey, bugün ise Salih kardeşim.
Her biri gidişiyle içimizi dağladı; ardında gözyaşlarıyla dolu geceler, sessizliğe gömülmüş sohbetler ve yüreklerimizde hiç dinmeyen bir acı bıraktı. Sanki her gidenle birlikte içimizden bir parça da kopup gitti; anılar eksildi, gönlümüzde derin yaralar açıldı.
Onların ardından yaptığımız her işte bir eksiklik, her toplantıda bir boşluk, her duada ise derin bir hasret hissedildi.
Ve ben yine düşünüyorum: İyiler hep önden mi gider?
Belki de bu yüzden önden gidiyorlar; arkada kalanların adımlarını karanlıkta yalnız bırakmamak, geridekilerin yolunu ışıkla aydınlatmak, umudu küllenmiş gönüllere yeniden üflemek için…
Çünkü onlar önden giderken, geride sadece bir ayrılık değil; aynı zamanda ardımızda bıraktıkları yol işaretlerini, direncin ve teslimiyetin en parlak nişanelerini emanet ediyorlar. Her biri, yokluklarıyla varlığın kıymetini öğreten; bizlere hem acıyı hem de sabrı aynı anda hatırlatan birer hatıra oldular.
Ve şimdi ben, onların ardından, elimde yalnızca dua ve gözyaşıyla kalıyorum. Onlar önden gittiler; bize, arkada kalanlara ise onların izini sürmek, bıraktıkları ışığı taşımak düştü.